İrtidat, Tekfir ve Mürted

Reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi manalara gelen „İrtidat“; İslâmî ıstılahta; iman ettikten sonra, küfre rücû etmeye (dönmeye) verilen isimdir.[1] Kısaca İslâm dininden dönmek demektir. „Riddet“ kelimesi de irtidat ile aynı manada kullanılmaktadır. Mürted ise lugatta; mutlak surette herhangi bir şeyden dönen kimsedir.[2] Istılahta ise; İslâm’dan dönüp bir başka inan­ca sahip olan kimseye mürted denir.[3] Mürted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiç bir baskı olmadan seçtiği halde, sonradan çeşitli nedenlerle yine kendi arzusu ile terkeden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır.

Malum olduğu üzere küfür, dört şeyden biriyle hasıl olur:

1- Sözle: Allah’a ve Rasûlüne veya meleklerine sövmek veya peygamberlik iddiasında bulunmak veya Allah’a ortak koşmak gibi.
2- Fiille: Putlara ve benzeri şeylere secde etmek, mushafı pisliğin içine atmak gibi.
3- İtikatla: Allah’ın ortağının olduğuna veya zinanın ve şarabın helal olduğuna veya ekmeğin haram olduğuna ve buna benzer üzerinde kesin icma olan şeylere inanmak.
4- Veya bunlardan birisinde şüpheye düşmek.

Mürtedliğe yol açan temel sebepleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1- İslâmı ve onun hükümlerini beğenmemek,
2- İslâmı çıkarlarına ve zevklerine engel görmek,
3- Dünyalık bir makam elde etme ihtirası,
4- İman zayıflığı veya İslâmı yeterince tanımama eksikliği,
5-Gayri müslimlere özenme, onların zevk içinde yaşamalarına imrenme ve onları bazı konularda üstün ve ileri kabul etme anlayışı ve diğer sebepler.[4]

Mürted’le İlgili Hükümler

İbn-i Abidin: „İrtidat eden ve muhârib durumuna geçen kimsenin öldürülmesi dinin muhafazası için zarurîdir. Zira dinin muhafazası maslahatların en üstünüdür“[5] hükmünü beyan etmiştir. Hanefi fukahası irtidat eden erkeğin öldürülmesinde, kadının ise hapsedilmesinde müttefiktir.[6] Çünkü kadın muharib (Savaş ehli) durumunda değildir. Bu noktada şu hususu da hemen kaydedelim ki; mürted olan erkek de derhal öldürülmez!. Önce irtidat sebebi araştırılır, şüpheye düştüğü konular kendisine yeniden izah edilir ve mühlet verilerek tecdid-i iman’a dâvet edilir.[7] Bütün bunlardan sonra, yeniden İslâm’a dönmeyi kabul etmezse mü’minlerin emirinin görevlendirdiği kimsenin (kadı’nın) huzurunda, gereken ceza uygulanır ve öldürülür. Zira Resûl-i Ekrem’in (sav): „Kim dinini değiştirirse onu öldürün[8] buyurduğu sabittir.

Mürted öldüğünde yıkanmaz, kefenlenmez, cenaze namaz kılınmaz ve müslüman mezarlığına defnedilmez. Mürted için istiğfar câiz olmadığı gibi, onu rahmetle anmak da caiz değildir.[9]

İbn-i Abidin: „Bir müslümanın dinden çıkıp çıkmadığında şüphe edilirse mürted olduğuna hükmedilmez. Bir müslümanın söylemiş olduğu küfür kelimesi ile dinden çıktığı kesin olarak bilinirse, mürted olduğuna hükmolunur. Dinden çıktığı kesin olarak bilinmezse, mürted olduğuna hükmolunmaz. Çünkü sabit olan müslümanlık şüphe ile zâil olmaz. Küfür büyük bir şeydir“ hükmünü zikrediyor. Gerçekten; irtidat ettiği sabit olan bir kimse, eğer erkek ise öldürülür, kadın ise hapsedilir. Dolayısıyle zan ile tekfîr (küfürle itham) câiz değildir.[10]

İslam’da mürtedin öldürülmesinin hikmeti:

İslâm, insan için, bütün eksikliklerden arındırılmış bir hayat programıdır. O, dindir, devlettir, ibadettir, önderliktir, kitap ve kılıçtır, ruh ve maddedir, hem dünya hem de ahirettir. O, akıl ve mantık üzerine bina edilmiş ve kesin bilgi ve deliller üzerinde yükseltilmiştir. Onun inanç sisteminde ve şeriatında insan fıtratıyla çatışan, ona ters düşen hiç bir şey yoktur ve o, insanın önünde diğer beşerî düşünceler gibi, onun edebî ve maddî olgunluğa erişmesi için bir engel değil; ona ulaştıran emin bir yoldur. Kim İslâm’a girer, onun hakikatini kavrar, onun ruhî zevkini tadar ve sonra da ondan dönüp irtidad ederse apaçık delilleri inkar ederek, hak ve mantık ölçülerinin dışına çıkmış olur.

İslâm’dan çıkıp irtidat etmek; ihanet ederek ona baş kaldırmak ve parçalayıp yok etmeye azmetmektir. İslâm toplumunu bu tür bir tehlikeden korumak için önlemlerin alınması kaçınılmazdır. Bunu önlemek ise, beşerî sistemlerin de uygulamak zorunda oldukları gibi ölüm cezası vermeye bağlıdır.

Komünist veya kapitalist toplumların hangisinde olursa olsun, devletin anayasal nizamının dışına çıkıp ona başkaldıran kimse, ülkesine ihanet suçuyla itham edilir ve ölüm cezası ile cezalandırılır. Bu, İslâm’ın bu konudaki uygulamasına karşı çıkanların itirazlarının gerçekte, İslâm’a karşı olan düşmanlıklarından kaynaklandığını ortaya koymaktır. İslâm’ın mürted’e uyguladığı cezanın mantık dışı hiç bir tarafı olmadığı ortadadır. Zaten tarihe bakıldığında, müslümanları idare edenler, bu haddi, hakedenlere uygulamaktan ne zaman yüz çevirmişlerse, işte o zaman, devlet ellerinden gitmiş, İslâm toplumu İslâm dışı güçlerin baskısı altında ezilir hale gelmiştir.[11]

Mürted ile Kafir Arasındaki Fark

Mürted ile kâfir arasında çok önemli bir fark vardır. Şöyle ki: Mürted İslâm’ın Allahû Teâla (cc) indinde yegâne din olduğunu ve kudsiyetini bildiği halde; dünya menfaati, hırs, hased, kin veya bunun gibi duygularla İslâmı terketmiştir. Bu duygular, irtidat eden kimseyi mü’minlere karşı mâharib (savaş ehli) durumuna getirir. Zira irtidatla birlikte bütün ismet-i şahsiyetini kayıp etmiştir.[12] Gayr-i müslim olan kâfir ise, davete muhtaçtır. Zira İslâm dini hakkında doğru bir bilgiye sahip değildir.[13]

İmam Mâverdi irtidât edenlerin yurdu (dâru’r-ridde) ile alelade gayr-ı müslimlerin yurdu­nu (dâru’l-harb) birbirinden ayırdeden beş özellik olduğunu kaydeder. Bu özellikleri şunlardır:

Tekfir

Bir müslümanın kâfir olduğunu söylemek olan tekfir, ağır bir hükümdür ve bu hükmün büyük ve ciddi sonuçları vardır. Bu itibarla, açık ve kesin delil bulunmadıkça, bir müslümanı tekfir etmek caiz de­ğildir. Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurur:

Bir müslüman, kardeşine „kâfir“ dediği za­man, ikisinden birisi mutlaka kâfir olur“ (Buhari, Edeb). Ve şöyle buyurur:

Kim müslümana lanet okursa onun kanı­nı dökmüş gibi olur. Kim mümine küfür isnad eder­se, onu öldürmüş gibi olur“ (Buhari, Edeb). Ve yine şöyle buyurur:

Kim, bir kimseyi „Kâfir!“ diye çağırır veya ona „ey Allah’ın düşmanı!“ derse ve o kimse de hakikatle öyle değilse bu hüküm kendisine döner“ (Buhari, Edeb).

Günahkâr ve isyankâr bile olsa şehâdet getiren bir müslümanı tekfir etmek büyük bir haksızlık oldu­ğu için, âlimler bunu „bağy“ ve hukuka tecavüz say­mışlardır.

İmâm Ebu Davud bununla ilgili olarak bir fasıl açmış ve „Bağy’den Nehyedilmiştir.“ başlığını koymuştur. Bu fasılda Ebu Hureyre (ra)’nin ri­vayet ettiği şu hadisi kaydetmiştir: Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurdu:

İsrailoğulları döneminde iki adam vardı. Onlar­dan biri günah işler, diğeri ibadet ederdi. İbadet eden, günah işleyene, her zaman:
„Günahları terket, derdi. Bir gün yine ona bunu söyleyince, beriki;
„Beni, Rabbime bırak. Sen üstümde murakıp mısın? Dedi. İbadet eden, kızarak:
„Allah’a yemin ederim, Allah seni affetmez ve cennete sokmaz, dedi. Zaman geçti, ikisi de öldüler. Allah onları bir araya getirdi ve ibadet edene şöyle dedi:
„Sen, benim bu günahkâr kuluma nasıl davra­nacağımı nereden bildin ki onu affetmeyeceğime yemin ettin? Ve onu cennete sokup sokmama yetki­si sende miydi ki onu cennete sokmayacağımı söy­ledin?
Ondan sonra meleklere emretti ve kendisi adı­na ahkâm kesen bu haddini bilmezi cehenneme gön­derdi
.“ (Ebû Davud, Edeb).

Tekfir etmenin vehametini anlamak için onun so­nuçlarının büyüklüğünü düşünmek lâzımdır. Çünkü bir müslümanın küfrü sabit olursa şu sonuçlar doğar:

1- Karısı ondan boş olur; karısının ve çocukları­nın onun maiyetinde kalması caiz olmaz.
2- Küfre düştüğüne dair deliller ortaya konup tevbe etmesi teklif edildikten sonra, tevbe etmeyi reddetmesi halinde mahkeme kararıyla ona mürtetlik haddini tatbik etmek vacip olur.
3- Öldüğü zaman, cenazesi müslüman usulüyle kaldırılmaz, yıkanmaz, namazı kılınmaz, müslümanların kabristanına gömülmez ve malı mi­ras olmaz, vârislerine verilmez.
4- Küfür üzerinde olduğuna göre, Allah’ın laneti­ne uğraması ve ebediyyen cehennemde yanması va­cip olur.[14]

Müslümanın irtidat edip-etmediğine, kadı (şer’i mahkeme reisi) hüküm verebilir. Eğer Kadı’nın hükmü söz konusu değil ise; adil olan iki Müslümanın, irtidatın tahakkuk ettiğine dair yemin etmeleri gerekir. Feteva-ı Hindiyye’de, „Bir şahidin, bir Müslüman hakkında ‚İrtidat etti‘ demesiyle, onun cenaze namazını kılmayı terk etmek caiz değildir.“[15] hükmü kayıtlıdır. Hasan-ı Basri (rh.a)’ye göre; irtidata hüküm verebilmek için, dört adil şahide ihtiyaç vardır.[16]

Herhangi bir kimse imandan ve İslam’dan çıkacak olursa bunlardan çıktığına dair birtakım alametlerin ve dışa vuran fiillerin bulunması şarttır ve bu dışa vuran alametlerin de mutlaka kişinin İslam’dan çıktığını kesin bi­çimde ifade etmesi gerekir. Çünkü İslam’dan çıkmaya tayin edilmiş olan ceza çok şiddetli ve çok katıdır.

Bu nedenle İslâm Alimleri bir müslümanın inkara ve başka şeye ihtimali olan bir sö­zü konuşması veya bir fiili yapması durumunda mürted olduğuna hüküm verile­meyeceği noktasında ittifak etmişlerdir. Dahası Hz. Ali (ra)’ın şöyle söylediği rivayet olunur; „Bir kimsenin söylemiş olduğu bir söz yüz açıdan inkâra muhtemel olsa ve bir yönden imana muhtemel olsa öyle bir kimsenin kâfir olduğuna hükmedilemez„. Hariciler, ileri gelen büyük sahabeler hakkında o söylemiş oldukları sözleri söylüyorlardı. Fakat bununla birlikte hidayet önderi Hz. Ali (ra) Haricîlerin kâfir olduklarını söylememiştir. Onlar hakkında; „Hakkı araştırıp da bunda hata eden kimse batılı araştırıp da batılı bulan kimse ile bir olamaz“ demiştir.[17]

Ehl-i sünnetçe kabul edilen prensiplerden birisi, tekfir hükmünü verirken belli olan ve belli olmayan kişilerin tefrik edilmesi ve farklı tutulmasıdır. Çün­kü bazı işleri yapanların kâfir sayılmaları hakkında nasslar varid olmuşsa da, şartların tam tahakkuk et­memesi veya engelleyici sebeblerin bulunması yü­zünden, bazı muayyen şahıslar o nassların dışında kalabilirler. Örneğin Allah ve Rasulünün bir sözünü inkâr etmek, genel olarak küfrü muciptir. Fakat, bel­li bir şahıs onu inkâr edince, kâfir olmayabilir. Çün­kü bu şahıs İslâm’a yeni girmiş veya uzak bir yerde yetişmiş olması yüzünden, Allah ve rasulüne ait böy­le bir sözün olduğunu bilmeyebilir. Yine, bazı geçerli mazeretler yüzünden o sözü hiç duymamış olabilir, ya da duyduğu halde onun hakikaten onlara ait olduğu hususunda kanaat oluşturmayabilir, ya da o sö­zün tevilini gerektiren başka bir sözü daha sağlıklı bulmuş olabilir.

Huzeyfe (r.a.) nin rivayetine göre Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu.

„Sizden önceki dönemde bir adam kendi amellerini beğenmiyordu. Hastalanınca ev halkına:

„Öldüğüm zaman beni yakın ve külümü rüzgar­lı bir havada denize savurun“, diye vasiyet etti. Ev halkı, adamın vasiyetini yerine getirdiler ve onu ya­kıp külünü denize savurdular. Allah (c.c), onun kül­lerini topladı ve kendisine:

„Neden böyle vasiyet ettin?“ Diye sordu, adam:

„Senden korktuğum için, ya Rabbi“, dedi, Bunun üzerine Allah onu affetti.“(Buhari, Rıkak)

Bu adam, yakılıp külleri savrulursa, Allah’ın kudretinin onu toplamaya yetmeyeceğini zannetmiştir. Böyle bir zanda bulunmak, müslümanların iltifakıyla küfürdür. Fakat adam câhil olduğu için, bu zannın küfür olduğunu bilmemiştir. İşte bu mazeret, onu kafir olmaktan kurtarmıştır.

Kudâme İbni Maz’ûn Hz. Ömer’e getirildi. İçki içmişti. Hz. Ömer (r.a.) ona:

„İçki içmişsin, sana had tatbik edeceğim“, dedi. Kudâme:

„Hayır! Bunu yapamazsın. Çünkü Cenâb-ı Hak, içki içmeyi iman eden ve sâlih amel işleyenlere helâl etmiştir“, dedi ve şu âyeti okudu:

İman eden ve sâlih amel işleyenlere, yiyip içtiklerinden dolayı günah yoktur.“(Maide: 93) Hz. Ömer (r.a.) ona:

„Âyeti yanlış anlamışsın. Çünkü, onun devamın­da, „Sakındıkları takdirde“ kaydı vardır. Bundan maksat ise, içki, domuz eti gibi haram şeylerden sa­kınmaktır“, dedi ve kendisine had tatbik etti.“[18]

Hz. Ömer (r.a.) içkinin helâl olduğunu zanneden bu adamı tekfir etmemiş ve müslüman olması için kelimei şehadet getirmesini istememiştir. Çünkü, o ayeti yanlış anlamış ve içkinin helâl olduğu manasını çıkarmıştır. Bu, onun küfrünü önleyen bir mazeret oluşturmuştur.

İşte bundan dolayıdır ki, ehl-i sünnet, geçerli maze­retleri bulunabileceği ihtimaline yer vererek, küfrü mucip olan işleri yapan muayyen şahısları, gözleri ka­palı bir şekilde ve toptancı bir zihniyetle tekfir etmez­ler. Örneğin, ehl-i sünnetin imanlarından olan Ahmed İbni Hanbel, Cehmiyye fırkasının savunduğu fikrin küfür olduğuna fetva vermesine rağmen, bu fırkadan olduğunu söyleyen herkesi tekfir etmezdi; hatta bun­lardan bazılarının arkasında namaz bile kılardı. Kureyş’in büyük âlimi İmam Şafii de Kur’ân’ın mahlûk olduğuna inanmanın küfür olduğunu söylediği halde, „Kur’an Mahluktur“ diyen muayyen kişileri tekfir etmezdi.“[19]

Bu itibarla, küfür olan bir fikir veya hareketin içinde olan muayyen kişilerin kafir olduklarını söyle­mek gerçeği yansıtmayabilir. Çünkü, yanılma aldan­ma, dini nasslardan yanlış mana çıkarma veya gö­ründüğü gibi olmama halleri küfrü önleyebilen ma­zeretlerdir.

Bu böyle olmasına rağmen, müslümanları tekfir etmeyi bir ibadet ve marifet zanneden aşırı gruplar, olur olmaz sebeplerle tekfiri yapıştırıverirler. Müslü­manları bu korkunç suçla itham etmeleri ve onları müslümanlıktan çıkarmaları yerine, doğru bildikleri konuları onlara açıklasalar ve onların hidayet bul­maları için dua etseler, bu, dinin hakikatına ve Al­lah’ın rızasına daha yakın bir hareket, İslâm kardeş­liğine ve insanî şefkate daha yakışan bir tutumdur.[20]

Hazırlayan: H. Bekir B.


[1] İbn-i Manzur-Lisanû’l Arab-Beyrut: 1955, C: 5, Sh: 154. Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, Misak Yayınları, Madde 226
[2]
İbn-i Abidin, Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar, Şamil Yayınları; Cild: 9, Mürted Bahsi
[3] Prof.Dr. Ahmet Saim Kılavuz, İman Küfür Sınırı Tekfir Meselesi, Marifet yayınları, Sh: 78
[4] Hüseyin K. Ece; İslam’ın Temel Kavramları; Mürted Maddesi.
[5] İbn-i Abidin, Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar, Şamil Yayınları, C: 1, Sh: 318
[6] İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhû Bidayetü’l Mübtedi-Kahire: 1965, C: 2, Sh: 164
[7] İmam-ı Serahsi-El Mebsut-Beyrut: ty. C: 9, Sh: 98
[8] İmam-ı Maturidi-Kitabû’t Tevhid-Beyrut: 1970, Sh: 399
[9]
Eymen ed-DIMAŞKÎ, Ömer TELLİOĞLU;Şâmil İslam Ansiklopedisi; Mürted maddesi; Şâmil Yay.
[10] Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, Misak Yayınları, Madde 246
[11] Eymen ed-Dımaşkî, Ömer Tellioğlu; Şâmil İslam Ansiklopedisi, Şâmil Yayınları, Mürted maddesi;
[12] İmam-ı Serahsi-El Mebsut-Beyrut: ty. C: 9, Sh: 109
[13] Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, Misak Yayınları, Madde 227
[14] Abdurrahman b. el-Luveyhık, Dinde Ölçülü Olmak, Kayıhan Yayınları, Sh: 211-216
[15] Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400 C: 5, Sh: 348
[16] Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler,
[17] Muhammed Ebû Zehra, İslâm Hukukunda Suç ve Ceza, Kitabevi Yayınları, Cild: 2
[18]
Abdurrezzak, M, 7/507
[19] İbnu Ebi Hatim, A, 195
[20] Abdurrahman B. El-Luveyhık, Dinde Ölçülü Olmak, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1999: 292-296.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.