Ef’âl-i Küfür, Elfâz-ı Küfür ve Tekfir

Kur’an-ı Kerim’de: „Sizden her kim dininden döner ve kâfir olarak ölür ise, işte onların dünya ve ahirette amelleri geçersizdir. Kendileri de cehennem ehlidir. Onlar cehennemin ebedî sakinleridir„(Bakara 217) hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyle herhangi bir kimse İslâm dininden döner ve o halde iken ölürse; (Müslüman iken yapmış olduğu) bütün amelleri mahvolur. İslâm ulemâsı; insanları küfre sürükleyen konular üzerinde hassasiyetle durmuştur. Çünkü bir müslümanın (Allahû Teâla (cc) muhafaza buyursun) küfre düşmesi; imtihanı kaybetmesi ve ebedî olarak cehennemde kalmasını gerektiren fecî bir hâdisedir.[1]

İnsanı küfre düşüren sözlerin ve fiillerin mahiyeti ile ilgili ilimlerin öğrenilmesi farz-ı ayn’dır.

a. Ef’al-i Küfr

Ef’al-i Küfür, Küfrü gerektiren fiiller demektir ki; bir kimsenin İslâm dinine zıt ve İslâm dininden olmayan küfür hareketlerini bilfiil yapması demektir.

Vesene ve Sanem’e Tapmak: Vesen; cüssesi olan, yani insan sûretinde ağaçtan, taştan veya gümüşten, cevherden oyulan heykellerdir. Sanem ise cüssesiz sûrettir. İslâm ulemâsı Vesen’e (heykele) Sanem’e (resime), güneş’e, ay’a, Yıldız’a ve Ateş’e secde etmenin küfür olduğu hususunda ittifak etmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’e hakaret etmek: Kasden ve taammüden Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını veya bir kısmını pisliğe atmak, insanı küfre sürükleyen bir fiildir. Zira bu fiildeki hakaret unsuru, inkârın bir neticesidir. Ayrıca alay etmek niyetiyle; def ve ney gibi müzik aletleri eşliğinde Kur’ân-ı Kerîm okumak da, insanı küfre sürükler.

Küfür alâmetlerini takmak ve giymek: Küffar’a ta’zim ve küfrü te’yid niyetiyle: Haç takınmak, zünnar kuşanmak, mecusî şapkası giymek (Kalensüvetu’l mecus) ve omuza gıyâr koymak, insanı küfre sürükleyen fiillerdir. Ancak dikkat edilecek husus; „Küfrün âlâmet-i farikası“ olan giyim ve kuşamda benzemenin haramlığıdır. Meselâ: Haç takınmak, Hristiyanların bir alamet-i fârikasıdır. Küffar’a ta’zim ve küfrü teyid niyetiyle „Haç takınan“ kimse kâfir olur.[2]

Sayılan ana başlıklara ek olarak küfrü gerektiren fiil ve hareketlerden bazıları da şunlardır:

  • Dini istihfaf, hafif görmeğe ve kıymetsizliğe sebeb olan fiiller küfürdür.
  • Kasden abdestsiz olarak namaz kılmak,
  • Bilerek, kıbleden başka tarafa veya necasetli elbise ile dini istihfaf için namaz kılmak,
  • Kafirlerin bayramlarında onlara iştirak etmek, o güne tazim için satmadığını satmak, o günde kafirlere birşeyler hediye etmek,
  • İnsanlar için kurban kesmek küfürdür. Kesilen hayvan da murdardır.
  • Ezan ile eğlenmek,
  • Ulema’yı taklid eden ve bu taklitçiliğe gülenler, şer’i şerif’i istihfaf ettiklerinden cümlesi kafir olur.
  • Rasûl-i Ekrem (sav)’in sünnetinden bir sünnetle alay eden kafir olur.
  • Hulasâ: Şer’an tâzimi vacib olanı tahkîr, tahkîri vacib olanı tâzim küfrü gerektiren fiillerdendir.[3]

b. Elfaz-ı Küfr

Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere „elfaz-ı küfür“ adı verilir.

Bir mü’mini küfre düşüren sözler dörde ayrılır. Bunlar: İstihzâ, istihfaf, istihkar ve istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmektir.

 ir müslümanın elfaz-ı küfrü söylemekle kafir olması şu şartların tahakkukuna bağlıdır:

  • Müslüman olan bir kimsenin; diliyle, küfür olan bir hususa itikad ettiğini ikrar etmesidir. Yani küfür sözünün ikrar edilmesidir.
  • Bu ikrarı sırasında akıllı olması şarttır.
  • Delilik, bayılma, uyku halinde iken sayıklama, hastalık (cinnet vs.) ve sarhoş halinde olmaması.
  • Ölüm tehdidi veya herhangi bir uzvunun koparılması tehlikesi ile başbaşa olmamak.

İbn-i Abidin; „Küfre müeddi olan sözleri öğrenmek de farzdır. Yemin ederim ki, şu zamanda bunlar en mühim şeylerdendir. Zira çok defa avamın küfre varan sözler söylediklerini işitirsin. Halbuki onlar bundan gafillerdir.“[4] diyerek önemli bir inceliğe dikkat çekmiştir.

Küfrü gerektiren sözleri kasden, fakat küfür olduğunu bilmeyerek söyleyen kimse için, iki durum söz konusudur. Birincisi; bilmemenin mazeret olduğunu esas alan âlimlere göre, bu kimse kâfir olmaz, ancak günahkâr olur. Meselenin hakikatini öğrenmesi ve itikadını tashih etmesi vaciptir. İkincisi; bilmemeyi özür kabul etmeyen âlimlere göre ise kâfir olur. Feteva-ı Hindiyye’de; „Bir kimse kelime-i küfrü kasden söylediği halde, bunun küfür olduğunu bilmez ise; bazı âlimlerin hilâfına rağmen, âlimlerin ekserisine göre kâfir olur. Bilmemek özür değildir“[5] hükmü kayıtlıdır.[6]

Şimdi kısaca elfaz-ı küfür ile alakalı bazı muhtelif hükümleri gözden geçirelim:

Bir mükellef; küfrü gerektirmeyecek bir sözü söylemeyi kasdederken, dil sürçmesi veya bir hata sebebiyle küfür kelimesini konuşsa kâfir olmaz. Zira kasdı; küfür kelimesini söylemek değildir. Durumu derhal düzeltmesi gerekir.

Kalbi imanla dolu olduğu halde; herhangi bir zorlama olmadan kendi irâde ve ihtiyariyle küfrü gerektirecek herhangi bir söz söyleyen kimse kâfirdir. Ayrıca şaka yapma huyuna sahip olan bir mükellef, şaka olsun diye veya hoş vakit geçirme kasdıyla küfür olan bir sözü söylerse, inancı söylediği söze zıt bile olsa âlimlerin hepsine göre tekfir edilir. Zira kat’î olan nass’ları, şaka konusu haline dönüştürmüştür.

Kur’an-ı Kerim’de „Münâfıkların“ durumu beyan buyurulurken: „Şayed onlara (Niçin alay ettiklerini) sorsan, „andolsun ki „biz ancak (yol zahmetini hissettirmemek için lafa) dalmış bulunuyor, şakalaşıyorduk“ derler. De ki: Allah ile, O’nun ayetleriyle, O’nun Resûlü ile mi eğleniyordunuz? (beyhûde) Özür dilemeye kalkmayın. Siz iman (ettiğinizi ikrar)’dan sonra küfrettiniz„(Tevbe 65-66) hükmü zikredilmiştir. Dolayısıyla Allahû Teâla (cc)’nın zâtı, sıfatları, isimleri, emir ve nehiylerinin inkârının küfür olduğu gibi, bu hususlarda, şaka olsun diye veya alay etmek için küçümseyici sözler sarfetmek de ittifakla küfrü mûcibtir.

Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını, bir kısmını, sûrelerinden herhangi birini inkâr etmek küfürdür. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’den olduğu sabit olan herhangi bir Âyet-i Kerîme’yi veya kelimeyi inkâr da tıpkı tamamını inkâr gibidir. Kur’ân’ı Kerim’in kendisi, bir sûresi veya bir âyeti ile alay etmek, onu küçümsemek ve hafife almak da küfürdür.[7]

Zarûret-i Dîniyye’den[8] olduğu sabit olan herhangi bir hususun inkârı; mükellefi küfre sürükler. Beş vakit Namaz’ın, Zekât’ın, Hacc’ın, Oruç’un, Cihad’ın farziyeti, zinâ’nın, adam öldürmenin, içki içmenin haram oluşu gibi kat’î nass’larla sabit olan emir ve nehiylerin reddedilmesi küfürdür. Ayrıca Delâlet-i ve Subûti Kat’î nass’larla sabit olan „Farz’lar dan ve „Haram“lardan şüphe etmek de tıpkı inkâr etmek gibidir.

Sihir yapan ve sihrin mübah olduğuna itikad eden kimse kâfirdir. Bu hususta hiçbir ihtilâf yoktur.

Gaybten verdiği haber konusunda Kâhin’i tasdik etmek küfürdür. Kâhin gelecek zamanda vukû bulacak hâdiseleri veren, sırları bildiğini ve gayb âlemine ait bilgilere vâkıf olduğunu iddia eden kimsedir. Rasûl-i Ekrem (sav)’in: „Bir kimse Kâhin’i verdiği haber konusunda tasdik ederse, Allahû Teâla (cc)’nın Muhammed’e indirdiğini inkâr etmiş olur[9] buyurduğu da bilinmektedir. Mûteber bütün fıkıh kitaplarında: „Gaybı bildiğini iddia eden kimse de, Kâhin’e gidip onu tasdik eden kimse de kâfir olur“ hükmü kayıtlıdır.

Dikkat edilmelidir ki; zarâfet ve belâgat ızharına kalkışmak, tasavvuftan konuşmaya hevesli olmak, meclisi neşelendirip oradakileri güldürmeye çalışmak, hiddet, konuşmaya düşkün olmak, dilini korumamak, İslam’ını kayırmamak gibi şeyler küfre sebeb olan hallerdendir. Bir kafir bir söz ile mü’min olduğu gibi, bir mü’min de bir söz söylemekle kafir olur.[10]

Mühim bir mesele:

İbn-i Abidin (rha) küfür sözleri ve buna bağlı olarak hüküm verme hususunda şu bilgileri vermektedir:

„Elfazı küfür (küfür kelimelerin)e ait müstakil eserler de vardır. Kitablarda zikredilen küfür kelimelerinden hiç biriyle bir kimsenin küfrüne fetva verilmez. Ancak âlimlerin küfrüne ittifak ettikleri surette onun küfrüyle hükmolunur… Bir meselede küfrü gerektiren pek çok ihtimal bulunduğu halde küfrü gerektirmeyen yalnız bir ihtimal bulunsa, müftü küfrü gerektirmeyen ihtimalle fetva vermelidir. Çünkü bir müslümanın kâfir olmayacağına dâir bir ihtimal olsun bulunduğu takdirde müslümanı küfre nisbet etmemelidir. İhtimal ile bir müslüman küfre nisbet edilemez. Bir müslümanın sözünü hamletmek için güzel bir yol bulunursa yahut zayıf rivayet olsa bile küfründe ihtilaf edilirse, küfrüne fetva verilemez. Buna göre: kitablarda zikredilen küfür kelimelerinin çoğuyla bir müslümanın kâfir olduğuna fetva verilmemelidir.“[11]

Tekfir ve Mürted

Bir müslümanın kâfir olduğunu söylemek olan tekfir, ağır bir hükümdür ve bu hükmün büyük ve ciddi sonuçları vardır. Bu itibarla, açık ve kesin delil bulunmadıkça, bir müslümanı tekfir etmek caiz de­ğildir. Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurur:

Bir müslüman, kardeşine „kâfir“ dediği za­man, ikisinden birisi mutlaka kâfir olur“ (Buhari, Edeb). Ve şöyle buyurur:

Kim müslümana lanet okursa onun kanı­nı dökmüş gibi olur. Kim mümine küfür isnad eder­se, onu öldürmüş gibi olur“ (Buhari, Edeb). Ve yine şöyle buyurur:

Kim, bir kimseyi „Kâfir!“ diye çağırır veya ona „ey Allah’ın düşmanı!“ derse ve o kimse de hakikatle öyle değilse bu hüküm kendisine döner“ (Buhari, Edeb).

Günahkâr ve isyankâr bile olsa şehâdet getiren bir müslümanı tekfir etmek büyük bir haksızlık oldu­ğu için, âlimler bunu „bağy“ ve hukuka tecavüz say­mışlardır.

İmâm Ebu Davud bununla ilgili olarak bir fasıl açmış ve „Bağy’den Nehyedilmiştir.“ başlığını koymuştur. Bu fasılda Ebu Hureyre (ra)’nin ri­vayet ettiği şu hadisi kaydetmiştir: Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurdu:

İsrailoğulları döneminde iki adam vardı. Onlar­dan biri günah işler, diğeri ibadet ederdi. İbadet eden, günah işleyene, her zaman:
„Günahları terket, derdi. Bir gün yine ona bunu söyleyince, beriki;
„Beni, Rabbime bırak. Sen üstümde murakıp mısın? Dedi. İbadet eden, kızarak:
„Allah’a yemin ederim, Allah seni affetmez ve cennete sokmaz, dedi. Zaman geçti, ikisi de öldüler. Allah onları bir araya getirdi ve ibadet edene şöyle dedi:
„Sen, benim bu günahkâr kuluma nasıl davra­nacağımı nereden bildin ki onu affetmeyeceğime yemin ettin? Ve onu cennete sokup sokmama yetki­si sende miydi ki onu cennete sokmayacağımı söy­ledin?
Ondan sonra meleklere emretti ve kendisi adı­na ahkâm kesen bu haddini bilmezi cehenneme gön­derdi
.“ (Ebû Davud, Edeb).

Tekfir etmenin vehametini anlamak için onun so­nuçlarının büyüklüğünü düşünmek lâzımdır. Çünkü bir müslümanın küfrü sabit olursa şu sonuçlar doğar:

1- Karısı ondan boş olur; karısının ve çocukları­nın onun maiyetinde kalması caiz olmaz.
2- Küfre düştüğüne dair deliller ortaya konup tevbe etmesi teklif edildikten sonra, tevbe etmeyi reddetmesi halinde mahkeme kararıyla ona mürtetlik haddini tatbik etmek vacip olur.
3- Öldüğü zaman, cenazesi müslüman usulüyle kaldırılmaz, yıkanmaz, namazı kılınmaz, müslümanların kabristanına gömülmez ve malı mi­ras olmaz, vârislerine verilmez.
4- Küfür üzerinde olduğuna göre, Allah’ın laneti­ne uğraması ve ebediyyen cehennemde yanması va­cip olur.[12]

Müslümanın irtidat edip-etmediğine, kadı (şer’i mahkeme reisi) hüküm verebilir. Eğer Kadı’nın hükmü söz konusu değil ise; adil olan iki Müslümanın, irtidatın tahakkuk ettiğine dair yemin etmeleri gerekir. Feteva-ı Hindiyye’de, „Bir şahidin, bir Müslüman hakkında ‚İrtidat etti‘ demesiyle, onun cenaze namazını kılmayı terk etmek caiz değildir.“[13] hükmü kayıtlıdır. Hasan-ı Basri (rh.a)’ye göre; irtidata hüküm verebilmek için, dört adil şahide ihtiyaç vardır.[14]

Herhangi bir kimse imandan ve İslam’dan çıkacak olursa bunlardan çıktığına dair birtakım alametlerin ve dışa vuran fiillerin bulunması şarttır ve bu dışa vuran alametlerin de mutlaka kişinin İslam’dan çıktığını kesin bi­çimde ifade etmesi gerekir. Çünkü İslam’dan çıkmaya tayin edilmiş olan ceza çok şiddetli ve çok katıdır.

Bu nedenle İslâm Alimleri bir müslümanın inkara ve başka şeye ihtimali olan bir sö­zü konuşması veya bir fiili yapması durumunda mürted olduğuna hüküm verile­meyeceği noktasında ittifak etmişlerdir. Dahası Hz. Ali (ra)’ın şöyle söylediği rivayet olunur; „Bir kimsenin söylemiş olduğu bir söz yüz açıdan inkâra muhtemel olsa ve bir yönden imana muhtemel olsa öyle bir kimsenin kâfir olduğuna hükmedilemez“. Hariciler, ileri gelen büyük sahabeler hakkında o söylemiş oldukları sözleri söylüyorlardı. Fakat bununla birlikte hidayet önderi Hz. Ali (ra) Haricîlerin kâfir olduklarını söylememiştir. Onlar hakkında; „Hakkı araştırıp da bunda hata eden kimse batılı araştırıp da batılı bulan kimse ile bir olamaz“ demiştir.[15]

Ehl-i sünnetçe kabul edilen prensiplerden birisi, tekfir hükmünü verirken belli olan ve belli olmayan kişilerin tefrik edilmesi ve farklı tutulmasıdır. Çün­kü bazı işleri yapanların kâfir sayılmaları hakkında nasslar varid olmuşsa da, şartların tam tahakkuk et­memesi veya engelleyici sebeblerin bulunması yü­zünden, bazı muayyen şahıslar o nassların dışında kalabilirler. Örneğin Allah ve Rasulünün bir sözünü inkâr etmek, genel olarak küfrü muciptir. Fakat, bel­li bir şahıs onu inkâr edince, kâfir olmayabilir. Çün­kü bu şahıs İslâm’a yeni girmiş veya uzak bir yerde yetişmiş olması yüzünden, Allah ve rasulüne ait böy­le bir sözün olduğunu bilmeyebilir. Yine, bazı geçerli mazeretler yüzünden o sözü hiç duymamış olabilir, ya da duyduğu halde onun hakikaten onlara ait olduğu hususunda kanaat oluşturmayabilir, ya da o sö­zün tevilini gerektiren başka bir sözü daha sağlıklı bulmuş olabilir.

Huzeyfe (r.a.) nin rivayetine göre Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu.

„Sizden önceki dönemde bir adam kendi amellerini beğenmiyordu. Hastalanınca ev halkına:

„Öldüğüm zaman beni yakın ve külümü rüzgar­lı bir havada denize savurun“, diye vasiyet etti. Ev halkı, adamın vasiyetini yerine getirdiler ve onu ya­kıp külünü denize savurdular. Allah (c.c), onun kül­lerini topladı ve kendisine:

„Neden böyle vasiyet ettin?“ Diye sordu, adam:

„Senden korktuğum için, ya Rabbi“, dedi, Bunun üzerine Allah onu affetti.“(Buhari, Rıkak)

Bu adam, yakılıp külleri savrulursa, Allah’ın kudretinin onu toplamaya yetmeyeceğini zannetmiş­tir. Böyle bir zanda bulunmak, müslümanların iltifakıyla küfürdür. Fakat adam câhil olduğu için, bu zannın küfür olduğunu bilmemiştir. İşte bu mazeret, onu kafir olmaktan kurtarmıştır.

Kudâme İbni Maz’ûn Hz. Ömer’e getirildi. İçki içmişti. Hz. Ömer (r.a.) ona:

„İçki içmişsin, sana had tatbik edeceğim“, dedi. Kudâme:

„Hayır! Bunu yapamazsın. Çünkü Cenâb-ı Hak, içki içmeyi iman eden ve sâlih amel işleyenlere helâl etmiştir“, dedi ve şu âyeti okudu:

İman eden ve sâlih amel işleyenlere, yiyip içtiklerinden dolayı günah yoktur.“(Maide: 93) Hz. Ömer (r.a.) ona:

„Âyeti yanlış anlamışsın. Çünkü, onun devamın­da, „Sakındıkları takdirde“ kaydı vardır. Bundan maksat ise, içki, domuz eti gibi haram şeylerden sa­kınmaktır“, dedi ve kendisine had tatbik etti.“[16]

Hz. Ömer (r.a.) içkinin helâl olduğunu zanneden bu adamı tekfir etmemiş ve müslüman olması için kelimei şehadet getirmesini istememiştir. Çünkü, o ayeti yanlış anlamış ve içkinin helâl olduğu manasını çıkarmıştır. Bu, onun küfrünü önleyen bir mazeret oluşturmuştur.

İşte bundan dolayıdır ki, ehl-i sünnet, geçerli maze­retleri bulunabileceği ihtimaline yer vererek, küfrü mucip olan işleri yapan muayyen şahısları, gözleri ka­palı bir şekilde ve toptancı bir zihniyetle tekfir etmez­ler. Örneğin, ehl-i sünnetin imanlarından olan Ahmed İbni Hanbel, Cehmiyye fırkasının savunduğu fikrin küfür olduğuna fetva vermesine rağmen, bu fırkadan olduğunu söyleyen herkesi tekfir etmezdi; hatta bun­lardan bazılarının arkasında namaz bile kılardı. Kureyş’in büyük âlimi İmam Şafii de Kur’ân’ın mahlûk olduğuna inanmanın küfür olduğunu söylediği halde, „Kur’an Mahluktur“ diyen muayyen kişileri tekfir etmezdi.“[17]

Bu itibarla, küfür olan bir fikir veya hareketin içinde olan muayyen kişilerin kafir olduklarını söyle­mek gerçeği yansıtmayabilir. Çünkü, yanılma aldan­ma, dini nasslardan yanlış mana çıkarma veya gö­ründüğü gibi olmama halleri küfrü önleyebilen ma­zeretlerdir.

Bu böyle olmasına rağmen, müslümanları tekfir etmeyi bir ibadet ve marifet zanneden aşırı gruplar, olur olmaz sebeplerle tekfiri yapıştırıverirler. Müslü­manları bu korkunç suçla itham etmeleri ve onları müslümanlıktan çıkarmaları yerine, doğru bildikleri konuları onlara açıklasalar ve onların hidayet bul­maları için dua etseler, bu, dinin hakikatına ve Al­lah’ın rızasına daha yakın bir hareket, İslâm kardeş­liğine ve insanî şefkate daha yakışan bir tutumdur.[18]

Hazırlayan: H. Bekir B. 08.02.2014


[1] Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, Misak Yayınları, Madde 228
[2] Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, Misak Yayınları, Madde 229-231
[3] Daha geniş bilgi için bakınız: Fetevâ-i Hindiyye
[4] İbn-i Abidin, Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar, Şamil Yayınları, Cild: 1, Sh: 41
[5] Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400, C: 2, Sh: 276
[6] Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler
[7] Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, Misak Yayınları, Madde 232-245, Ayrıca Fıkhi Meseleler, C:2, Sh: 30-38
[8] Zarûret-i Dîniyye ayrı bir başlık altınca izahh edilecektir.
[9] Ahmed b. Hanbel-El Müsned.
[10] Birgivî Vasiyetnâmesi; Kadizâde Serhi; Sh:200 v.d.
[11] İbn-i Abidin, Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar, Şamil Yayınları; Cild: 9, Mürted Bahsi
[12] Abdurrahman b. el-Luveyhık, Dinde Ölçülü Olmak, Kayıhan Yayınları, Sh: 211-216
[13] Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400 C: 5, Sh: 348
[14] Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler,
[15] Muhammed Ebû Zehra, İslâm Hukukunda Suç ve Ceza, Kitabevi Yayınları, Cild: 2
[16] Abdurrezzak, M, 7/507
[17] İbnu Ebi Hatim, A, 195
[18] Abdurrahman B. El-Luveyhık, Dinde Ölçülü Olmak, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1999: 292-296.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.