Arzuların Teslimiyeti

Abdullah b. Amr b. el-As (ra)’dan rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

Kendi arzu ve istekleriniz benim getirdiklerime uymadıkça (gerçek manada) iman etmiş olmazsınız.“[1]

Peygamber efendimiz (sav)’in „Kendi arzu ve istekleriniz benim getirdiklerime uymadıkça (gerçek manada) iman etmiş olmazsınız.“ ifadesi: Kişinin amelini kitap ve sünnetin ölçülerine vurup, kendi arzularına muhalif davranmak pahasına, Peygamber (sav)’in getirdiklerine tabii olması gerekir. Bu Allah Teâlâ (cc)’ın şu ayetindeki hükmün benzeridir:[2]

Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.[3]

Dolayısıyla hiç kimsenin Allah ve Rasûlü’nün hükmettiği bir konuda uyacağı başka bir iş ve isteği olamaz. Bu gerçek manada iman etmiş olmanın tabii bir sonucudur.

Hevâ ve Heves

Nefs engelini aşmakta fevkalade yönlendirici ve yol gösterici nitelik taşıyan bu hadis-i şerifte öncelikle üzerinde durulması gereken kavram heva’dır. Heva, genel olarak ifade edildiği zaman, hakkın zıddına meyletmek demektir. Dilimizde, nefsin arzuları anlamında „heva ve heves“ kullanılmaktadır. Dini bir terim olarak heva, nefsin, şer’i şerifin muktezâsı hilafına meyletmesi demektir. En büyük zararı „hevâya uyma, seni Allah yolundan saptırır[4] âyetinde beyan edil­miştir.

Heva, sadece kuru bir meyl demek değildir. Her yöneli­şin temelinde bir sevgi ve istek bulunduğu gibi heva da mu­habbetle meyl etmek demektir. Bu sebeple de hakkın hılafı­na, istekle ve sevgiyle meyletmek asıl heva’yı anlatmaktadır. Ayette işaret edilen sapıklık tehlikesi de bu „sevgi ve muhab­bete dayalı meyl’in sonucu olmaktadır.

Hisler ve hevesler, başı boş, serbest, kayıtlardan uzak ve duygusal hareketleri öngörürler. Bağlılık, disiplin, düzen, ölçü ve murakabeden hoşlanmazlar. Oysa insan başıboş bir hayatın değil, her yönüyle hesabı verilecek bir ömrün sahibi­dir. Bu sebeple de kayıtsızlık isteklerinin, en esaslı kayda, „vahy“e bağlı kılınması, hayatın tadını çıkarmanın yolu ol­duğu kadar, ahireti kazanmanın da tek çaresidir. Nitekim bir ayette bu husus şöyle açıklanmıştır: „Kim rabbının aza-metinden korkup nefsini, heveslerin sevkettiği kötü­lükten ahkoymuşsa, varacağı yer elbette cennettir.“[5]

İmam Maverdi’nin haber verdiğine göre Hz. Ali şöyle demiş­ tir:

Hakkınızda iki şeyden endişe ederim: Heveslere uymak ve tul-i emel… Heveslere uymak, hakkı görmeyi, hakka uy­mayı önler; tul-i emel de ahireti unutturur.[6]

Peygamberin Tebliğatına Uymak

Hadisimizin asıl mesajı, olgun mü’min olabilmek için hislerin ve heveslerin Hz. Peygamberin getirdiklerine tabi kılınmasıdır. Bu da aklın vahy aydınlığından yeterince ve serbestçe yararlanabilmesiyle mümkün olacaktır. Ne varki, hisler ve hevesler, aklı bu noktada serbest bırakmazlar. Yoksa aklın vahye uyması pek tabiidir. Eğer aksi oluyorsa, orada aklın değil, hisler ve heveslerin hakimiyeti var demektir. Kur’an-ı Kerimin bu konudaki tesbiti şudur:

Eğer sana ce­vap vermezlerse, onların sadece heveslerine uyduklarını bil.[7]

Heva ve hevesini kendisine tanrı edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa çoklarının söz dinlediklerini veya aklettiklerini mi sanırsın? onlar ger­çekten davarlar gibidir, belki daha da sapık yolludur­lar.“[8]

İman bütünlük ister

İman bütünlük ister. Yüce Rabbımız; „Ey iman eden­ler, İslâm’a topyekün ve tam olarak giriniz, şeytanın adımlarma tabi olmayınız![9] buyurmaktadır. Hadisimizi şerheden İmam Aliyyu’l-Kaari de, hadisteki „mü’min olmaz“ ifadesini, imanın aslını nefyeden bir ifade olarak anlamanın mümkün olduğunu söylemektedir. Zira Hz. Peygamberin getirip tebliğ ettiği inanç esaslarını benimseyememiş kişi mü’min değildir. Nitekim biz, dinin inanç esaslannı kabul ettiği halde hükümlerine uymayanlara fasık, hükümlerine uyar göründüğü halde aslını kabul etmemiş olanlara da münafık diyoruz.

Yine Aliyyu’l-Kari, „mü’min olmaz“ ifadesinden, Hz. Peygamberin tebligatı içinde yer alan emirler ve nehiylere uymayı his ve heveslerine kabul ettirememiş olanların olgun mü’min olamayacağı sonucunu çıkarmanın da mümkün olduğuna işaret etmektedir.[10]

„Bana göre“ Yanılgısı

Hayatın her döneminde ve her mes’elede Hz. Peygam­ber’in tebliğatına bağlı ve tabi olmak, müslüman için gerçek kurtuluş ve mutluluk iken, inançlı insanları, heveslerine bağlı, hislerine tabi görmek, iman noktasında ciddi rahatsız­lıkların varlığına işarettir. His ve heveslerin adeta ilahlaştı­rıldığı böyle bir yozlaşmanın çağdaşlık gibi bir yanıltıcı yo­rumla meşrulaştırıldığı çok karmaşık bir ortamı yaşıyor gi­biyiz. İnsanlarımızın çoğunlukla hislerini kullandıkları, akıllarına çok az müracaat ettikleri görülmektedir. Herkes kendi his ve heveslerini „müslümanlık“ ya da „dindarlık“ öl­çüsü olarak almaya ve ona göre müslüman olmaya heves ediyor, özeniyor. Konulan „bana göre“ kaydıyla yorumluyor, „bana göre“ derken, hislerine ve heveslerine yenildiğini, hislerini ölçü aldığı için ayrılığa, fitneye, fikri anarşiye, hür­riyetsizliğe, başıbozukluğa, eksantrikliğe düştüğünü akıl edemiyor. Hele hele his ve heveslere göre müslüman oluna­mayacağını ya kestiremiyor ya da öyle görünüyor.

Unutulmamalıdır ki, bütün yanılgı ve günahların te­melinde nefsin arzu ve isteklerini, aklın ve imanın ge­reklerine takdim etmek yatar. Allah saygısı ve sevgisi, Pey­gamber’e uymakla isbat edilebilirken, his ve heveslerin peşi­ne takılmak, sonu gelmez hatalara, bid’at ve hurafelere, tela­fisi çok zor dini ve manevi zararlara düşmek olur.

Çâre

Çare, hadisimizde pek beliğ ve net bir şekilde Hz. Pey­gamberin getirdiklerine uymayı his ve heveslere kabul ettirmektir. Demektir ki, imanda olgunluk duyguların müs1ümanlığındadır: Zira his ve heveslerin Hz. Muhammed (sav)’in tebliğatına tabi kılınması; O’nun hükmüne rıza göstermeyi, O’nun izini izlemeyi, sünnetini yaşamayı, davasına sahip çıkmayı, her yönden O’na teslimiyeti, açıkcası iyi bir ümmet olmayı ve böylece iman hürriyetine kavuşmayı gerektirir. Bu da aynı zamanda arzuların hürriyeti ve mutluluğu demektir. Allah teala şöyle buyurmaktadır:

Yok yok, Rabbına andolsun ki, onlar, aralarında çıkan çapraşık işlerde seni hakem yapıp sonra da verdi­ğin hükümden nefislerinde hiç bir dargınlık duymaksı­zın tam bir bağlılıkla teslim olmadıkça iman etmiş ola­mazlar[11]

Bu ayetten de anlaşılmaktadır ki, nefsin aşılması, onu Hz. Peygamberin teliğlerine tabi kılmakla mümkün olacak­tır. Gerçek hürriyet de bu nefs engelinin aşılmasından sonra belirecektir. Zira İslam, İslam dışı her türlü kayda ya da kayıtsızlığa karşı tam bir hürriyet ve mutluluk sistemi ve ortamıdır.

His ve hevesler dediğimiz, nefsin arzuları yerine getiril­dikçe, nefsin hakimiyetinin güçleneceği muhakkaktır. Bu yüzden nefsi hak yolunda büyük bir engel olmaktan çıkarabilmek için o’nun etkinliğinin sınırlandırılması çareleri aranmıştır. Bunlardan biri de „nefsin haklarına değil, haz­larına ‚Mani olmak“ şeklinde tanımlanan mücahededir. Ha­disimizde de konu, „heva ve heveslerin Hz. Peygamber (sav)’in teb­liğatına tabi kılınması“ şeklinde tesbit edilmiştir. Zira dini­mizde hakların zayi edilmesi değil, aksine korunması esas­tır. Hz. Peygamber (sav)’e uymakta da kimsenin ve hiç bir hak sa­hibinin hakkının zayi olması söz konusu olamaz. Bu sebeple de Efendimiz, konu olarak seçtiğimiz hadis-i şerifte, genelde insanları, özelde inananları duygusal bir hayata değil; akli ve şuurlu ve denetimli bir hayata ve köklü bir hürriye­te çağırmaktadır. Hislerin ve heveslerin, bu çağrı karşısına dikilmeye kalkışacak iç güçler olduğunu duyurmaktadır. Müslümanların dış düşmanları karşısında başarılı olabil­melerinin önce bu iç güçlere karşı kazanacakları zafere bağlı olduğuna işaret etmektedir. Sürekliliği ve her türlü cihad hareketlerinin temelinde bulunuşu belki de bu mücadele­nin „cihad‘-ı ekber“ diye nitelenmesine vesile olmuştur.

O halde his ve heveslerin girdabından tebliğ-i Mu­hammedi (sav) ipiyle kurtulmak, tüm gayretimizle o ipe sarılma­ya çalışmak gerekmektedir. Zira böyle bir gayrette başarının sonucu Allah Teala’nın ihsan ve ikramına mazhar kılınmış bahtiyarlarla arkadaşlık ve tabii büyük mutluluk demektir.[12]

Öyle ya; her kim Allah’a ve peygambere tabi‘ olur­sa, işte onlar Allah’ın kendilerine in’am ve ihsan ettiği nebiler, sıddıklar, şehidler ve salihler ile birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar!…[13]


[1] İmam Nevevî, Kırk Hadis, Hadis No: 41
[2] İmam Nevevî, Kırk Hadis Terceme ve Şerhi, Sh: 171, İslamoğlu Yay. İst. 1990
[3] Ahzab Sûresi, 36
[4] Sad Suresi, 26
[5] en-Nâziat Suresi, 40-41
[6] Maverdi, Edebu’d-din ve’d-dünya, s. 13
[7] el-Kasas Suresi, 50
[8] el-Furkan Suresi, 44
[9] el-Bakara Suresi, 208
[10] Mirkat, I, 201-202
[11] en-Nisa Suresi, 65
[12] İ. Lütfi Çakan, Hadislerle Gerçekler 1, Erkam Yay.
[13] en-Nisa Suresi, 69

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.