Allah İçin Sevmek ve Allah İçin Buğzetmek

Ebû Zerr (ra)’dan rivayetle, Allah Rasûlü (sav) şöyle buyuruyorlar: “Amellerin en üstünü Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.”[1]

Hadiste bir mü’minin hem Allah için seveceği dostları ve hem de Allah için buğz edeceği düşmanlarının olması gerektiğine işaret vardır. Mü’min, bir kimseyi yüce Allah’a itaat etmesinden dolayı nasıl seviyorsa, aynı şekilde o kişi Allahü Teâlâ’ya karşı geldiğinde de ona kızması gerekir.

Normalde sevgi ve nefretten her biri kalbde saklıdır, ancak galebe anında dışa vurur. Sevginin ağır bastığı bir durumda, yakınlaşmak, uyum sağlamak gibi sevenlerin fiilleri kişide zahir olur ki, buna muvâlât (dostluk) diyoruz. Nefretin ağır bastığı durumda ise, uzaklaşma ve muhalefet gibi kızgın kişilerin eylemleri belirir ki, buna da “düşmanlık” (mu‘âdât) derler.[2]

Eğer “Buğz (öfke, nefret) hangi yolla ortaya konulabilir?” diye sorulursa, şöyle cevap verilir: Öfkeli tavrın ortaya konulması ya sözde veya fiilde (eylemde) olur. Söz ile buğzun belirtisi, bazen kızılan kimse ile sözü-sohbeti kesip konuşmama ve bazen de ona sert ifadelerle konuşmak şeklinde ortaya konulur. Buğzun fiildeki belirtisi ise, bazen ona yardıma koşmayı kesmek ve bazen de tuttuğu günah ve masiyet yolunda, direkt kendisini etkilemeyecek tarzda onun kötülüğüne çalışmak, işini bozmak ve gayelerini boşa çıkarmak suretiyle olur. Tabii burada, küçük yahut büyük olsun, buğz edilen kişinin o günahı kasten işlemiş olması şartı aranır.

GÜNAHKÂRA KARŞI TAVIR: ÖFKE Mİ, MERHAMET Mİ?

Ümmetin ilk dönemlerinde yaşayan büyük zatlar, zalim ve bid‘atçılara ve günahı, başkasını rahatsız edecek derecede yüce Allah’a isyan eden herkese karşı öfke ve düşmanlık tavrının ortaya konulması noktasında görüş birliğine varmışlardır. Ancak kendi nefsine zarar verecek derecede yüce Allah’a âsî olan günahkârlar hakkında ihtilâf etmişlerdir.[3] Kimisi ona acıyarak bakmış ve ondan yüz çevirmemiştir. Kimisi ise, “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsiniz”(Mücâdele: 22) âyetini delil alarak ona katı davranmış ve küsüp terk etme yolunu tercih etmiştir. Bu âyet, Allâh’a karşı isyan özelliği taşıyan çirkin fiilleri işleyen kimseleri -yakın akraba da olsalar- terk etmek gerektiğine işaret etmektedir. Burada dostluğu kesip dargın davranmak, ta‘zîr cezası gibi, işlediği günaha karşı onu bir nevi cezalandırma ve terbiye amaçlıdır.

Günah işleyene acıyarak bakmak, kişiyi yağcılığa götürür. Çünkü günahlara göz yummaya sevk eden sebeplerin çoğu, yaranma ve gönülleri hoş tutmaya, günah işleyen kişinin nefretinden ve kendisine yabancılaşmasından korkmaya dayanır. Kalın kafalı ahmak da ona rahmet gözüyle bakıyorum zanneder.

Günah işleyene rahmet gözüyle bakmanın ölçüsü şudur: Günah işleyen kişi, o fiiliyle kendisinin özel hakkına karşı bir cinayet işlemişse o zaman ona acıyarak bakabilir.

Böyle birine bazen Allah Tealâ’nın hakkına karşı cinayetinde de merhamet gösterilebilir. Fakat bu merhametli kimse, eğer kendi hakkına yapılan tecavüz anında öfkelenir, Allah’ın hakkına yapılan tecavüze karşı merhamet gösterirse, o ancak şeytanın hilesine kapılmış bir yağcıdır.[4]

BUĞZU HAK EDENLER VE ALLAH İÇİN BUĞZUN MERTEBELERİ

“Günahkârlar ve fâsıklar da aynı seviyede olmayıp aralarında çeşitli mertebeler bulunmaktadır. Acaba hepsi hakkında aynı yolu tutup, aynı tavrı mı göstereceğiz?”, buna şöyle cevap verilir:

Yüce Allah’a karşı gelen kimse, ya inancında isyan halindedir veya sadece amelinde O’nun emrine muhalif hareket etmektedir. İnancında Allah’a muhalefet eden kimseler üç kısımdır:

Birincisi: Kâfirdir. Kâfir eğer harbî ise, öldürülmeyi veya köle yapılmayı hak eder. Zimmî ise, kendisinden yüz çevirmek, onunla konuşmayı ve iş görmeyi kesmek dışında ona eziyet etmek caiz olmaz. Fakat zimmîye iyice açılmak, onunla sırdaş olmak ve diğer dostlar gibi onun yanında kendini koyuvermek neredeyse haram olacak derecede şiddetli bir kerâhetle mekrûh olur.

İkincisi: Başkalarını da kendi bozuk inancına çağıran bid‘atçıdır. Bid‘atçının icat ettiği bid‘at, onun tekfîrini gerektirecek derecede bozuk ise onun durumu zimmîden de kötüdür. Eğer icat ettiği bid‘at, tekfîri gerektirmeyen bir bid‘at ise, durumunun, yüce Allah katında kâfirden daha hafif olacağında şüphe yoktur. Fakat, dünyada ona karşı kâfirden daha katı muamele edilir. Zira kâfir olması sebebiyle sözüne iltifat etmeyip inancını kabul etmediklerinden dolayı, kâfirin şerri başkalarını etkilemez. İnsanları kendi bid‘atına çağıran ve kendisinin hak üzere olduğunu savunan bid‘atçının şerri ise, halkı iğvâsı sebebiyle başkalarını da etkiler. Bid‘atçıya buğzu ve düşmanlığı açık etmek, onunla ilişkiyi kesmek, bid‘atını kötülemek ve insanları ondan nefret ettirmek müstehabdır. Eğer bir topluluk içindeyken selam verirse, insanları ondan uzaklaştırmak ve bid‘atını kötü göstermek için selamına cevap vermemek evlâ olur.

Üçüncüsü: Kendi bid‘atına insanları çağıramayan acemi bid‘atçıdır. İlk etapta ona hemen katı davranmamak. Aksine yumuşak sözlerle ona nasihat etmek gerekir. Çünkü avamın gönlü, çabuk yenilir ve değişir. Eğer nasihat fayda vermezse, bid‘atını küçük düşürmek için ondan yüz çevirmek müstehab bir davranış olur. Zira bid‘at kötülenmez ve yerilmez ise, halk arasında yayılır ve fesâdı ortalığı kaplar.[5]

Bu hususta Şeyh Alâüddîn Simnânî şöyle demektedir: “Bid‘at ve hevâ ehlinden birinden bir şey alıp veren ve herhangi bir sünneti küçümseyen birini gören Müslüman kişinin yapması gereken; o kişiyi terk edip ondan uzaklaşmaktır. Hem diri ve hem de ölü iken onu terk eder. Karşılaştığında ona selâm vermediği gibi, bid‘atını bırakıp hakka dönünceye kadar onun verdiği selâmı almaz. Öldüğünde de onun cenazesini teşyî‘ etmez.”[6]

Üç geceden fazla bir müslümana küsmenin yasaklanması, aralarında arkadaşlık ve kardeşlik hakları bulunan iki kişinin, dînî bir konudan kaynaklanmayıp, şahsi kusurlar nedeniyle olan küslüklerine dairdir. Bid‘at ve hevâ ehlini yalnız bırakmanın süresi, onlar tevbe edinceye kadar devam eder.[7]

Sahâbe, tâbi‘în ve tebe-i tâbi‘în ile Ehl-i sünnet âlimleri, bid‘at ehline karşı tavır alma ve onları yalnız bırakma konusunda ittifak etmiş, görüş birliğine varmışlardır. Mesela bunlardan Sehl, Allahü Teâlâ’nın, “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir topluluğun, Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin”(Mücâdele: 22) âyetini şöyle tefsir eder: “Gerçek îmana sahip olup, tevhîdde samîmî olan bir kimse, bid‘atçı biriyle birlikte oturmaz ve onunla yemek yemez. Aksine ona karşı olan düşmanlığını ve buğzunu gizleyemez. Bid‘atçıya yaranmaya çalışan kimsenin kalbinden yüce Allah yakîn halâvetini (güçlü iman tadını) giderir. Allahü Teâlâ, bid‘atçının yüzüne gülen kimsenin kalbinden imân nûrunu çekip çıkarır.”[8]

Sevrî’den şöyle bir söz nakl edilir: “Bid‘atçıyı dinleyen kimseyi, yüce Allah dinlediği şey ile yararlandırmaz…”[9]

Fudayl şöyle der: “Bid‘at sâhibine sevgi besleyenin amelini Allah iptal eder ve kalbinden İslâm nûrunu çıkarır.”[10] Yine onun sözü: “Bid‘atçı ile oturup kalkan kimseden uzak durun.”[11] Başka bir sözü: “Bid‘atçıyı gördüğünde yolunu değiştir.”[12]

İnancıyla değil, fiil ve ameliyle isyan eden bir kimseye gelince… Onun isyanı, içki içmek, bir vâcibi terk etmek veya mahzurlu (sakıncalı) bir işe teşebbüs etmek gibi, sadece kendisine mahsus olup başkasını rahatsız etmeyen bir fıskı işlemek şeklinde cereyan eder. Böyle birine o günahı işlerken tesadüf edilmesi durumunda, güç yetiyorsa dövmek veya öldürmek suretiyle de olsa, onu teşebbüs ettiği o çirkin işten men etmek gerekir. Zira münkerden nehyetmek vâciptir ve vâcipliği sadece yöneticilere mahsus değildir. Aksine hür, köle veya kadın raiyeden her birinin, gücüne göre böyle bir şeye söz veya fiille mani olması caizdir. Fakat burada münkerin durumuna göre, müdahaledeki katılık derecelerine dikkat etmek ve ölçülü olmak gerekmektedir.[13]

“Muhît”te şöyle anlatılır: “Diz kapağını açmış birini gören kimse, yumuşak bir dille kendisini uyarır, inatlaşırsa onunla tartışmaya girmez. Baldırını açmış ise sert bir dille uyarır, ama inatlaşırsa kendisine vurmaya kalkışmaz. Eğer edeb yerini açmış ise, ona vurabilir, hatta inat ederse öldürebilir. Güç yetme durumunda diğer münker fiiller konusundaki hüküm de aynen böyledir. Eğer müslümanın o münkeri engellemeye gücü yetmiyorsa bu durum karşısında üzülüp kederlenmesi gerekir.”[14] Çünkü kendisinden rivayet edilen bir hadiste Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz şöyle buyuruyorlar: “Öyle bir zaman gelecek ki, gördüğü münkerlerin çokluğu karşısında mani olamadığı için mü’minin kalbi, tuzun suda eridiği gibi eriyecektir.”[15]

Ebû Hüreyre’den gelen rivayette şöyle anlatılır: Kıyâmet günü kişi, tanımadığı bir başkasının yakasına yapışır. O adam; “Sana ne oluyor? Niye yakama yapışıyorsun, daha önce seni hiç görmemiştim?..” sözleriyle şaşkınlığını ortaya koyar. Bunun üzerine adam şu cevabı verir: “Aksine bir gün sen beni kötü bir hâl üzere gördün ve o halimi değiştirmek için hiçbir şey yapmadın!”[16]

Bu, çok az insanın kurtulabileceği çok kritik ve tehlikeli bir durumdur. Çünkü her zaman birçok çirkin fiiller açıktan işlendiği halde, düzeltme yoluna gidilmez, aksine nefisler alıştığı ve onları işleyenlere ısındığı için sükûtla geçiştirilir. Onun için âlimlerden birisi şöyle demiştir: “Ben çirkin fiillerin ve bid‘atların çoğalmasına aldırış etmiyorum. Fakat kalplerin bu tür fiil ve bid‘atlara alışıp ısınmasından korkuyorum. Zira nefsler, sürekli karşılaştığı şeylere alışır ve insanlar, içlerinde ona karşı sıcaklık duymaya başlar. Nefsi alıştığı şeye karşı etkilemek ise çok nadir bir durum olur.”[17] Münkere karşı çıkmak hususunda vârid olan şu hadis de bunu izah eder.

Ebû Sa‘îd’den rivayet edilen hadiste Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurur: “Sizden biriniz, bir münker (kötülük) gördüğünde onu eli ile düzeltsin. Buna gücü yetmiyorsa dili ile düzeltsin. Buna da gücü yetmiyorsa kalbi ile (buğz etsin)! Bu sonuncusu, imanın en zayıfıdır.”[18]

Yani imanın en zayıfı, mü’minin, gördüğü çirkin fiil karşısında, kalbinde duyduğu rahatsızlık, nefret, ve tiksinmedir. Ki o da, genellikle nadir bulunan bir şeydir. Zira her zaman görüp durduğu şeylere karşı insan nefsinde bir alışkanlık ve hatta sıcaklık peyda olmaya başlar ve bu durum, giderek îmânın en zayıf noktası olarak kalpte duyulan rahatsızlık, nefret ve tiksinmeyi de yok eder.

“Kûtu’l-Kulûb”da zikr edilen Hasan-ı Basrî’ye ait şu söz de konuyu daha fazla açıklayıcı niteliktedir: “Ben ilk defa bid‘at işlendiğini gördüğümde, kan işemeye başladım. Bir süre sonra bu kanın kırmızılığı gidip sararmaya başladı. Daha sonraları ise eski haline geri döndü.”[19]

Dikkat edilirse, ilk önce îmânı güçlü ve görüşü sağlam iken, önceden alışmadığı bir durum hakkındaki rahatsızlığı, onun mizacına tesir ediyor ve etkisini idrarında gösteriyor. Zira insanın mizacı bozulduğu vakit, bu bozulmanın eseri idrarında görülür. Görmez misin ki, doktorlar da, hastalığı çoğu zaman hastanın idrarı ile teşhis ederler.

Bid‘at işlenmeye devam edilip, kendisi de bu gidişatı değiştiremeyince, ilk rahatsızlığın derecesi düşmeye, nefsin bağışıklığı sebebiyle kalpte kalan rahatsızlık oranında bir belirti göstermeye başlamış, bir süre sonra ise nefsi, tümüyle ortama uyum sağlamıştır. Kalb ile inkârın farziyeti, hiçbir şekilde kuldan düşmez, zira ona mani olacak bir engel yoktur ve ister eli yahut diliyle karşı koymaya gücü yetsin, isterse böyle bir güçten mahrum olsun, îmânı zayıf olandan başkası onunla yetinmez. Fakat güç yetiremediği durumda o kişiden günah yükü düşer ve o zayıf imânıyla kalır. Münker çoğalıp ortalığı kapladığı vakit, mü’minin ona mani olmaya gücü yetmez. Bu durumda o da susar ve hiçbir şey konuşmaz. Zira yüce Allah’ın; “Allâhü Teâlâ hiçbir nefse kapasitesinin üstünde bir görev yüklemez” âyetinde buyurduğu gibi, teklîf (sorumluluk), kapasite orantılıdır.

İbni Mes’ûd (ra) rivayet ediyor:

Allah’a isyan bayrağını açanlara kalben kızmakla Allah’a yaklaş­maya çalışınız. Onları asık yüzle karşılayınız. Onlara kızmakla Al­lah’ın hoşnutluğunu arayınız. Onlardan uzaklaşmakla Allah’a yak­laşmaya çalışınız.[20]

Şeyh Ahmed Er Rumi/Mecalisü’l Ebrar, Misak Dergisi, Sayı: 258

[1] Begavî, Mesâbîhu’s-Sünne, c. 1, s. 123, Hd. 30; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 4, s. 198, Hd. 4599; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 146, Hd. 21341; Münzirî, Terğîb ve’t-Terhîb, c. 4, s. 14, Hd. 4593; Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, c. 1, s. 7, Hd. 32; Aliyyü’l-Kârî, Mirkâtü’l-Mefâtîh, c. 1, s. 107, Hd. 32
[2] Bkz. Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 2, s. 166
[3] Bkz. Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 2, s. 167-168
[4] Bkz. Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 2, s. 168
[5] Bkz. Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 2, s. 168-169
[6] Begavî, Şerhu’s-Sünne, c. 1, s. 224
[7] Begavî, Şerhu’s-Sünne, c. 1, s. 224
[8] Sülemî, Tefsîr, c. 2, s. 315; Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl, c. 3, s. 453; Alûsî, Rûhu’l-Meânî, c. 14, s. 229; Aliyyü’l-Kârî, Mirkâtü’l-Mefâtîh, c. 4, s. 1587
[9] Hatîb-i Bağdâdî, El-Câmiu Li-Ahlâkı’r-Râvî, Riyad: Mektebetü’l-Meârif, 1403 h. c. 1, s. 138; Ibnü’l-Cevzî, Telbîsü Iblîs, Beyrut: Dâru’l-Fikr, 2001, s. 15
[10] Kurtubî, El-Câmiu Li-Ahkâmi’l-Kur’ân, c. 7, s. 13 ve c. 7, s. 141; Ebû Nuaym Isfehânî, Hilyetü’l-Evliyâ, c. 8, s. 103; Ibn Hacer Heytemî, Savâiku’l-Muhrika, c. 2, s. 709; Zehebî, Siyeru Alâmi’n-Nübelâ, c. 7, s. 402 ve c. 8, s. 435; Ebû Ya‘lâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, c. 2, s. 42; Ibnü’l-Cevzî, Telbîsü Iblîs, c. 1, s. 15
[11] Ebû Nuaym Isfehânî, Hilyetü’l-Evliyâ, c. 8, s. 103; Ebû Ya‘lâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, c. 2, s. 42; Ibnü’l-Cevzî, Telbîsü Iblîs, c. 1, s. 15
[12] Ebû Nuaym Isfehânî, Hilyetü’l-Evliyâ, c. 8, s. 103; Ebû Ya‘lâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, c. 2, s. 42; Ibnü’l-Cevzî, Telbîsü Iblîs, c. 1, s. 15
[13] Bkz. Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 2, s. 170; Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd, Pakistan: Dâru’l-Meârifi’n-Nûmâniyye, 1981, c. 2, s. 246
[14] Bkz. Serahsî, Mebsût, c. 10, s. 147; Ibn Nüceym Mısrî, Bahru’r-Râik, c. 1, s. 284; Şeyh Nizâmeddîn ve Heyet, Fetâvâ’l-Hindiyye, c. 5, s. 327; Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd, c. 2, s. 246; Senâmî, Nisâbü’l-İhtisâb, s. 216
[15] Deylemî, Firdevs, c. 5, s. 440, Hd. 8677; Kazvînî, Tedvîn Fî Ahbâr-i Kazvîn, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, 1987, c. 1, s. 382; İbn Veddâh, El-Bida‘, c. 2, s. 182-183; Senâmî, Nisâbü’l-İhtisâb, s. 315
[16] Bkz. İbnü’l-Hâc el-Abderî, Medhal, c. 1, s. 81
[17] İbnü’l-Hâc el-Abderî, Medhal, c. 1, s. 48
[18] Birçok kaynakta geçmektedir. Müslim, Sahîh, c. 1, s. 69, Hd. 49; Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 469, Hd. 2172; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 1, s. 296, Hd. 1140; İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1330, Hd. 4013; Begavî, Mesâbîhu’s-Sünne, c. 3, s. 407, Hd. 3983
[19] Anılan kaynakta böyle bir söze rastlayamadık. Bkz. İbnü’l-Hâc el-Abderî, Medhal, c. 1, s. 49. (Not: Bu sözün devamındaki değerlendirme de aynı kaynaktan alınmıştır.)
[20] İbn-i Şahin

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.