Tasavvuf ve Tarikatler

İnsanın kalbini, dünyevi hırs ve ihtiraslardan temizlemesi kolay değildir. Emmarelik vasfını taşıyan nefs (Nefs-i Emmare) hayvani tutkuların ve heveslerin peşindedir. İnsanın „Hevâ ve Heveslerini“ bir kenara bırakıp; ihsan ve ihlâs noktasında hassasiyet kazanması, teklifleri hakkı ile edâ edebilmesi için zaruri­dir.

Tarih boyunca „Şeriat-Tarikat-Hakikat“ kavramları çerçevesinde, bu mesele gündeme girmiştir. İbn-i Abidin „Reddü’l Muhtar“ isimli eserinde bu kavramla­rı izah ettikten sonra, şu nokta üzerinde durur: „Bu üç şeyden murad; kuldan beklenen kulluk vazifesinin, beklendiği şekilde yapılmasıdır.[1]

Resûl-i Ekrem (sav)’in zühd ve takva konusunda hassasiyet gösterdiği ve as­habına „Allahü Teala(cc)’nın razı olacağı“ davranışları öğrettiği malûmdur. İs­lam Dini’nde, güzel ahlâk ile imanı birbirinden ayırmak mümkün değildir. Zira Peygamberimiz Efendimiz (SAV)’in:Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gön­derildim[2] buyurduğu malûmdur. Güzel ahlâkı elde etmek için eğitim (öğre­tim değil) şarttır. Tasavvufi hareketin temelinde bu eğitimi görmek mümkün­dür.

Seyyid Şerif Cürcani „Et-Tarifat“ isimli eserinde:„Tasavvuf; şeriatın zahirini ve batınını, ahkâmını ve adabını bilip, yaşamaktır“[3] diyerek, bu eğitime dik­kati çeker. Mürşid-i Kâmil; İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirmek için, insanları cihada hazırlayan bir muallimdir.

Allahü Teâla (cc) gece-gündüz İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirmek için gayret sarfeden muttaki kullarını „Sırat-ı Müstakiym„(İstikamet) üzerinde sabit tutar. Bu insanların (evliya’ullah) hallerinde, bazı harikulade durumlar günde­me girer. Buna „Keramet“ denilmiştir. İslâmi ıstılahta „Mü’min ve muttaki mü­kellefin eli üzere cereyan eden harikulade hallere keramet denilir“ tarifi yay­gındır. Bazı âlimler, harikuladelik şartını koşmaksızın „Allahü Teâla (cc)’nın evliya’ya her türlü ikramına keramet denilir“[4] tarifini benimsemiştir.

Keramet „İtikadi“ Bir Mesele midir?

Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’in müctehid imamları „Keramet haktır. Evliyâ’nın keramet göstermesi caizdir“[5] hükmünü, akaid kitaplarında zikretmişlerdir. Bunun sebebi; başta mû’tezile olmak üzere, bir-çok fırkanın kerameti inkar et­mesidir.

Şurası muhakkaktır ki, kainata hakim olan düzen (sünnetûllah) mükemmel­dir. Bu sebeble Allahü Teâla (cc): Eğer gökte ve yerde, Allah’dan başka ilâhlar bulunsaydı, onların her ikisi de harap olurdu[6] buyurarak; kainata hakim olan nizamı, kendi birliğine delil getirmiştir. Bütün bilginler, „Kainata hakim olan nizamın mükemmelliği“ noktasında fikir birliği içindedirler.

Ehl-i Sünnet ve’l cemaat’in müctehid imamları; „Keramet vakıasını“ Resûl-i Ekrem (sav)’in davasının doğruluğunun bir alameti olarak değerlendirmişler­dir. Esasen Kur’an-ı Kerim’de; peygamber olmadıkları halde, „Harikulade hal­lere ve nimetlere“ kavuşan salih kimselerin kıssaları anlatılmıştır. Önce bunları kısaca gözden geçirelim.

Allahü Teâla (cc) Al-i İmrân Sûresinde şöyle buyurmaktadır: Bunun üzerine Rabbi O’nu (Meryem’i) güzel bir şekilde kabul etti. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya’yı da ona bakmaya memur etti. Zekeriyyâ ne zaman (Meryem’in bulunduğu) mihraba girdiyse onun yayında bir yiyecek buldu: „Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?“ dedi. O (Meryem) da „Bu Allahû Teâla (cc) tarafından. Şüphesiz ki Allahû Teâla (cc) dilediğine hesapsız rızk verir“ dedi[7] Dikkat edilirse, Hz. Meryem’e verilen rızktan bahsedilmektedir. Burada üzerinde durulması gereken „Bu rızkın tabiat kanunlarına uygun bir şekilde mi, yoksa harikulade bir yoldan mı geldiği“ hususudur. Müfessirlerin tamamı Eğer harikulade bir yoldan gelmemiş olsaydı, bunun zikredilmesi­nin bir manası olmazdı[8] diyerek, konuya açıklık getirmişlerdir.

Hz. Süleyman (as)’ın vezirlerinden birisinin (müfessirlere göre Asaf b. Behriya’nın) Saba Kraliçesi Belkıs’ın tahtını Yemen’den Filistin’e göz açıp-kapayıncaya kadar getirmesi[9] harikulade bir hadisedir. Bu Vezir’in peygam­ber olmadığı (yani hadise’nin mu’cize ile izah edilemiyeceği) kat’i nass’la sabit­tir. Yine Kehf Sûresi’nde „Genç yiğitler“ (feta) olarak anılan ve Tağuti güçlere itaat etmemek için mağaraya sığınan kimselerin, peygamber olmadıkları malûmdur. Ancak kıssa’da „Harikulade bir hal“ mevcuttur.

Resûl-i Ekrem (sav)’in ve Hülâfa-i Raşidiyn döneminde de „Keramet Vakıası“ gündemdedir. Abd b. Cuveyn, „henüz beşikte olan bir çocukla konuşması“[10], mağara’ya sığınan kimselerin, mağaranın ağzının geniş bir taşla kapanması sonucunda „Salih amellerimizi vesile ederek Allahû Teâla (cc)’dan yardım isteyelim“ demeleri ve dua sonucunda mağaradan kurtulmaları[11] ve bunun gibi bir-çok hadiseyi zikretmek mümkündür. Yine Hz. Ömer (ra) Medine’den „Nihavend’de“ savaşan Ordu Komutanına „Dağa çekilin, dağa çekilin“ diye seslenmesi ve Kumandan Sariye’nin bunu duyması[12] harikulade bir hadisedir ve keramettir.

Mu’cize İle Keramet Arasındaki Fark Nedir ?

Bilindiği gibi „Nübüvvet iddiasında bulunan kimsenin elinde; münkirlere meydan okuduğu bir sırada, sünnetullaha (tabiat kanunlarına) aykırı bir hadi­senin vuku bulmasına mu’cize“ denilir. Mu’cize; o kimsenin nübüvvet davasın­da haklı olduğunun delilidir.[13] Kur’an-ı Kerim’de „Beyyinat, Ayat“ şeklinde bir-çok peygamberin (as) mu’cizeleri haber verilmiştir.

Mu’cize ile keramet arasında şu farklar vardır.

1)  Mu’cizesi zahir olan peygamber; bunun „Mucize olduğunu“ bütün insanla­ra ilân eder. Esasen bir-çok kavim; peygamberlik iddasında bulunan kimseye Doğru sözlü isen mu’cize getirteklifinde bulunmuşlardır. Mu’cize, peygam­berliğin âlâmetlerindendir.

Keramet’te ise durum farklıdır. Kendisinden keramet zahir olan kimse; bunu gizlemek veya başka bir şeye hamletmek durumundadır. Zira kerametin gizlen­mesi farzdır.[14] Kerametin kasden açığa vurulması; „Kadının hayız bezini teş­hir etmesi“ gibi değerlendirilmiştir.

2)  Mu’cize Allahû Teâla (cc)’nın rasullerine ve nebilerine hastır. Mu’cizeyi; (mü’min, kâfir, fasık, münafık, isyankâr vs..) bütün insanlar görür ve adetûllah’a aykırı olduğuna şahit olur.

Keramet ise Allahû Teâla (cc)’nın veli kullarına hastır. Sadece „mukarrebûn“ zümresi görebilir.  Yani kendisinden keramet zahir  olan da  veli’dir, görende!.. Eğer bir kimse Ben falan kimsenin kerametini gördümdiyorsa, kendisinin de evliya olduğunu ilân ediyor demektir.

3) Resûl-i Ekrem (sav)’in Allahû Teâla (cc)’nın isyana devam eden kişiye istediği nimetleri verdiğini gördüğünüz zaman bu istidraçtır. Yani O’nu aza­ba ve helâka sokmak içindir[15] buyurduğu bilinmektedir. Kafirlerde görülen harikulade haller ve bid’at ehlinde zahir olan bazı hususlar istidraçtır. Keramet ile istidracı birbirinden ayırmak kolay değildir. Bu sebeble İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a) İstikamet üzere olmak kerametten üstündürbuyurmuştur.

Mu’cize’de ise böyle bir mesele yoktur. Muhakkak Rasûl’lerin veya Nebi’lerin elinden zuhur eder.

Keramet ve Gaybı Bilmek

Tarih boyunca; „Keramet vakıasını“ istismar eden çevrelerin varlığı, bu konu­da bir-çok tartışmayı beraberinde getirmiştir. Bilhassa şeyhlerinin propaganda­sını yapmak isteyen „Sofiyyûn zümresi“; gece-gündüz keramet üzerinde dur­maktadır. Halbuki keramet vakıası; Allahû Teâla (cc)’nın veli kullarının iradesi ve bilgisi dışındadır. Yani Bir keramet gösterir misiniz?denildiği zaman, derhal bunu gerçekleştiremezler. Bilhassa Allahû Teâla (cc)’nın dini için cihad ederken ve zor duruma düştüklerinde „Keramet hadisesi“ gündeme girer.

Keramet vakıası’nın istismar edildiği alanlardan birisi de „Şeyhin gaybı bil­diği ve kalplerden geçenleri okuduğu“ şeklindeki kanaattir. Gaybı bilmekle il­gili iddianın asıl adı „Keşf“ olmakla birlikte, bunun mümkün olduğu savunu­lurken hareket noktası „Keramet vakıası“ olmaktadır.

Her insanın; meydana gelmeden önce hissettiği bazı hadiseler olabilir. Bu his­setme vakıasında, tecrübenin büyük payı vardır. Ancak hadise meydana gelme­den önce elde edilen hisler, yakiyn bilgi derecesine ulaşabilir mi? Daha açık bir ifade ile Mürşid-i Kâmil olan insan gaybı bilebilir mi?Bu suale cevap ver­meden önce; „gayb“ kavramını ve gayb’ın çeşitlerini iyi tahlil etmek gerekir.

Allahû Teâla (cc) „Gayb bilgisi“ ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

Gaybın anahtarı O’nun yanındadır. Onları (gaybı) Allahû Teâla (cc)’dan başkası bilemez.[16]

De ki: Göklerde ve yerde Allahû Teâla (cc)’dan başka kimse gaybı bile­mez.[17]

Kat’i nasslarla sabittir ki, Allahû Teâla (cc)’dan başka kimse gaybı bilemez. Bu­na Resûl’ler ve Nebi’ler de dahildir. O halde mesele „Allahû Teâla (cc)’nın gay­bı insanlara bildirip-bildirmeyeceği“ noktasında düğümlenmektedir. Yine Kur’an-ı Kerim’de „gayb bilgisiyle“ ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır: (O bü­tün) Gaybı bilendir.. Gayb alemine kimseyi muttali kılmaz. Ancak Peygam­berlerden bildirmek istediği bunun dışındadır.[18] Dikkat edilirse „Gaybı bil­me“ noktasında peygamberler istisna edilmekte ve onların bilmesi de Allahû Teâla (cc)’nın irade ve dilemesine bağlanmaktadır. Allahû Teâla (cc) gayb konu­sunda Peygamberlerine neyi bildirirse, sadece onu bilebilirler, onun dışında ka­lan gaybı bilemezler. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, Resûl-i Ekrem (sav)’in dili üze­re şöyle buyurulmuştur: De ki: „Ben size Allahû Teâla (cc)’nın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahy edilene uyuyorum.“ De ki „Kör ile gören bir olur mu?“ Düşünmüyor musunuz?[19]

Kalbten geçeni bilme meselesine gelince: Bunun da mümkün olmadığı kat’i nasslarla sabittir. Savaşta yere düştükten sonra „Kelime-i Şehadet“ getiren kim­seyi (korkusundan müslüman oldu zannı ile) öldüren Sahabe’sini hesaba çeken Resûl-i Ekrem (sav)’dir. Sahabe’nin Korktu da ondan dolayı kelime-i şehadet getirdidemesi üzerine Peygamberimiz efendimiz (SAV): Kalbini yarıp da baktın mı?diyerek azarlamıştır.[20]

Hz. Ömer (ra) Medine’de bir cenaze olduğu zaman; Resûl-i Ekrem (sav)’den münafıklar hakkında bilgi sahibi olan sır katibi Hz. Huzeyfe b. Yeman’ı (ra) gö­zetler, onu cemaat arasında göremezse, cenaze namazına iştirak etmezdi.[21] Bu da gösteriyor ki, cennetle müjdelenen Hz. Ömer (ra)’de kimsenin kalbini okuyamıyordu.

Resûl-i Ekrem (sav)’in „Adale ve Karae“ kabilesinden gelen ve Biz muallim istiyoruzdiyerek tuzak kuran kimselerin kalblerinden geçeni okuyamadığı da sabittir. „Bir’i Mâune“ hadisesinde (Kalplerden geçeni okuyamadığı için) bir­çok hafız sahabenin şehid olduğu malûmdur.

Fûkaha „Bir kimse mutlak olarak gaybı bildiğini iddia ederse, kafir olur.“ hükmünde ittifak etmiştir. Bu ittifak kat’i nasslara dayanmaktadır.

Keramet vakıasını istismar ederek: Benim şeyhim gaybı bilir ve kalblerden geçeni okurdiyen kimselere (maalesef) rastlanmaktadır. Bu büyük bir zu­lümdür. Hiçbir „Mürşid-i Kâmil“ böyle bir iddiada bulunmaz. Yaygın olan Şeyh uçmaz, mürid uçururhükmü (maalesef) doğrudur. Şeyhlerinin propagandasını yapmayı „İslâm’a hizmet“ zanneden ve tasavvufi hayatın mahiyeti­ni kavrayamayan binlerce mürid vardır.

Resûl-i Ekrem (sav)’in Mü’minin firasetinden sakınınız. Çünkü o Allahû Teâla (cc)’nın nuru ile bakar[22] hadis-i şerifi de, umumi bir beyandır. Bütün mü’minleri içine alır. Bir Mü’min; firasetiyle karşısındaki kimsenin bazı hallerini sezebilir. Nitekim yolda yürürken; mahrem bir kadına bakan kimse, Hz. Osman (ra)’nın yanına uğrar. Hz. Osman (ra) hilâfet vazifesinin verdiği tecrübe ileBiriniz içeri giriyor ve iki gözünde zina (göz zinası) eseri görülüyordeyince, o kimse Resûl-i Ekrem (sav)’den sonra vahiy mi geliyor yoksa?diye sorar. Hz. Osman (ra) „Hayır!.. Ancak müslümanların firaseti vardırcevabını verir.[23] İslâm devletinde „Halife, Kadı (Şer’i şerifle hükmeden hakim), Âmil, Cum’a İmamı, Şurta Âmiri ve Mescid imamı“ gibi, değişik insanlarla muhatap olan kimseler, bazı tecrübelere sahip olurlar. Bu tecrübe onlara, diğer mü’minlerden farklı bazı(hisse dayanan) vasıflar kazandırır. „Mürşid-i Kamil“ durumunda olan muallimlerin de (değişik insanları eğittikleri için) tecrübe ve firasetle elde ettiği vasıflarının olması tabiîdir.

İfrat ve Tefrit’in Zararları:

Tarih boyunca „Keramet vakıasını“ istismar edenlerle, kerameti inkâr edenler arasında tartışmalar olmuştur.

Keramete karşı çıkanlar „Eğer harikulade (sünnetûllah’a aykırı) haller, Pey­gamber olmayan kimselerden sadır olursa, mu’cize ile keramet birbirine karı­şır. Resûl-i Ekrem (sav) hayatta iken, sahabe-i kiram’da görülen harikulade haller istisnadır. Zira böyle bir tehlike (o dönemde) mevcut değildir. Resûl-i Ekrem (sav)’in vefatından sonra, hiç kimseden harikulade haller sadır ola­maz iddiasındadırlar.[24]

Bilindiği gibi Keramet „ilim elde etme ve delil olma noktasında“ hiçbir kıy­mete haiz değildir. Esasen istikametin (Sırat-ı Müstakiym üzere yürümenin) ke­rametten daha üstün olduğu sabittir.

Son yıllarda „Tasavvuf ehli’nin“, kerâmet konusunda yanlış yorumlara saptı­ğı da (maalesef) müşahede edilmektedir. Halbuki „Fıkh-ı Batın ve İhsanı“ (Tasavvufi hayatı); ön plânda tutan âlimler, keramete takılıp kalmanın doğru olmadığını izaha gayret etmişlerdir.

Ebu Yezid El Bestami’ye Sufi Kimdir?suali sorulunca, şu cevabı vermiştir: Sufi; sağında Allahû Teâla (cc)’nın kitabı, solunda Resûl-i Ekrem (sav)’in sünneti,bir gözüyle cennete, diğer gözüyle cehenneme bakan ve şartlar altın­da mevlâ’sına „Lebbeyk!.. Allahümme Lebbeyk“ diyerek telbiyede bulunup koşan kimsedir[25] Dikkat edilirse bu tarif; hesap gününü düşünen ve Allahû Teâla (cc)’nın rızasını herşeyin üzerinde tutan hiçbir mü’mini dışarıda bırakma­maktadır. Yine meşhur Sehl b. Abdullah Et Tüsteri Bizim esaslarımız şu altı şeydir: Allahû Teâla (cc)’nın kitabına sımsıkı sarılmak, Resûl-i Ekrem (sav)’in sünnetine asla muhalefet etmemek, helâl rızk elde etmek ve yemek, insanlara ezâ ve cefa etmekten kaçınmak, günahlardan sakınmak, hatalardan vazgeçmek ve tevbe etmek ve bütün mahlukatın hukukuna riayettirdiyerek, önemli noktalara işaret etmiştir.

Cüneyd-i Bağdadi Bizim ilmimiz; Allahû Teâla (cc)’nın kitabı ve Resûl-i Ekrem (sav)’in sünneti ile mukayyeddir. Sülûkünden önce Kur’an-ı Kerim okumayan, Hadis-i Şerif yazmayan ve fıkhı öğrenmeyen kimseye uymak caiz değildir[26] buyurmuştur.

Esas olan kibir ve gururdan sıyrılmaktır. „Beyne’l Havf ve’r Reca“ halinde olmayan kimselerin, muallim ve mürşid olması imkansızdır. Her amelini Allahû Teâla (cc)’nın gördüğünün şuurunda olan ve hesap gününe hazırlanan kimselerin, ifrat ve tefrit’ten uzaklaşması vaciptir.

 


[1] İbn-i Abidin-Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar-İst.l982 C:l Sh:71
[2] El Aclûni-Keşfû’l Hefa-Beyrut:1351 C:l Sh:211 Had.N0:638
[3] Seyyid Şerif Çürcani-Et Ta’rifat-İst:ty Kaynak yay.Sh:59
[4] Seyyid Sabık-EI Akıdetü’l Islâmiyye-Beyrut:ty Sh:24
[5] İmam Ebû Muin En Nesefi-Bahru’l Kelâm fi Akaidi’l Ehli’I lslam-Konya:1977 Sh:120-121
[6] El Enbiya Sures:22
[7] Al-i İmran Suresi:37
[8] İmam Fahrüddin-i Razi-Mefatihu’l Gayb-C:8 Sh:30. Ayrıca El Alusi-Ruhu’l Meani-C:3 Sh:144
[9] En Neml Suresi: 40
[10] Sahih-i Buhari- K.Enbiya: 48
[11] Sahih-i Buhari: K.İcare: 12
[12] El Acluni-A.g.e.C:2 Sh:380-381
[13] Geniş bilgi için/S.Şerif Cürcani-Şerhi’l Mevakıf-C:3 Sh:177 vd
[14] Geniş bilgi için/Selçuk Eraydın-Tasavvuf veTarikatler-İst:1981 Sh:51-52
[15] Aliyyü’l Kari-Fıkh-ı Ekber Şerhi-lst:l981 (3 bsm) Sh:195
[16] El En’amSuresi:59
[17] En Neml Suresi:63
[18] EI Cinn Suresi:26-27
[19] EI En’am Suresi:50
[20] Sünen-i Ebu Davud-K.Cihad:96, Ayrıca Sünen-i İbn-i Mace-K.Fiten:l
[21] Abdi’l-Latifi’z Zebidi-Sahihi Buhari Muhtasarı,Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi-Ank:1972 C:ll Sh:468
[22] Sünen-i Tirmizi-K.Tefsir:15
[23] En Nebhani-Huccetu’llahi Ale’l Alemin-Sh:862
[24] Geniş bilgi için/İbn-i Hazm-EI Fisal Fi’l Milel ve’n Nihal-Beyrut:1975 C:5 Sh:9-ll
[25] Es Sehleci-Menakıbı Seyyidina Ebu Yezid El Bestami-Kahire:1949 Sh:96
[26] İbnu’l Cezvi-Telbisu’l İblis-Kahire:1340Sh:178

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.