İlim Yolculuğu

PEYGAMBERLERİN bıraktığı miras hükmünde olan ilmin elde edilmesi, her Müslüman’ın temel hedefidir ve temel hedefi de olmalıdır. Çünkü Peygamberlerin mirası olan ilim ihya edilmeden, insanca ve Müslüman’ca yaşamak mümkün değildir. İlim, sahibine izzet ve itibar kazandıran, şerefli bir özelliktir. İlim kadın-erkek her Müslüman için farzdır. Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Kim ilim öğrenme arzusuyla bir yola girerse, Allah bu sebeple ona Cennet’e giden yolu kolaylaştırır.”[1] İlim yolculuğu, ilim adamının ya da ilim talibinin ilim tahsili uğruna katlandığı verimli, feyizli ve bereketli yolculuktur. İlmî çalışma, yeni eserlerle tanışma, yeni ilim adamlarıyla görüşme ya da farklı bir usûl ile ders alma amacıyla ilmî arayış çabasıdır. Daima “Ya Rabbi!.. İlmimi artır”, şeklinde dua eden ve ilme doymayan ilim talibi, hayatının sonuna kadar kendini “talebe” olarak görecek, eline geçirdiği her yeni eser, tanıştığı her ilim adamı onun ilmî zenginliğinin artmasına vesile olacaktır. İlim yolunda karşılaştığı her yeni konu vesilesiyle câhilliğinin farkına varacak, öğrendiği yeni bilgiler sayesinde de daha bir aydınlanacak, ilmî derinlik ve geniş ufuk kazanacaktır.

İlim tahsili için yolculuk yapılıyorsa, öğrenilecek ilim de vacip olan ilim ise, yolculuk da vacip olur. Öğrenilecek ilim nafile cinsinden ise yolculuk da nafile olur.

İlim için yapılan ilk yolculuk Hz. Âdem (as) ile başlamıştır. Allahû Teâla (cc) Hz. Âdem’i yarattığında, kendisini meleklere gönderip selam vermesini ve cevaplarını dinleyip öğrenmesini emretmiştir.[2] Kendisine, “senden daha âlim birini tanıyor musun?” diye soran kişiye “hayır” cevabını veren Hz. Musa da (as), ilahi takdir gereği Ondan daha bilgili olduğunu öğrendiği Hızır’a ulaşıp, bilgisinden istifade etmek için rıhle yapmıştır.[3] Sahâbeler arasında da ilim yolculuğu yaygın olan bir ameldir. Sahâbe de İslâm’ın hükümlerini Allah Rasûlü’nden öğrenip kabilelerine tebliğ etmek için meşakkatli ilim yolculukları yapmıştır. Ebû Zer el-Ğifarî’nin (radiyallahu anh) risalet haberini alınca önce kardeşi Üneys’i Mekke’ye göndermesi, onun yeterli bilgiyi alamaması üzerine hazırlık yapıp bizzat kendisinin gidip Müslüman olması sahâbe dönemi rıhlelerinin ilklerinden olması cihetiyle ayrı bir öneme sahiptir.[4]

İlim adına yapılan yolculukların söz konusu edildiği bir yerde, tedvin dönemindeki selef-i salihinin yaptığı ilim yolculuklarını hatırlamamak mümkün değildir. Çünkü onlar bazan, bir sahabî veya tâbiînden duydukları tek bir hadisi teyit etmek maksadıyla aylarca seyahat etmiş, uzun yolculuklara çıkmış ilim ve hakikat aşığı müstesna dimağlardır. Mesela Medine-i Münevvere’de oturan bir zat, duyduğu bir hadisin tek bir ravisi olduğunu ve onun da Şam’da bulunduğunu öğrenince, kalkmış bildiği bir hadisi sadece teyit maksadıyla Şam’a gitmiştir. O günün ilim ehli, günümüzde olduğu gibi uluorta “Peygamberimiz şöyle buyurdu” diyerek hadis nakleden bir kimsenin sadece bu sözünü kâfi görerek kanaat eden insanlar değillerdi. “Bu hadisi kim rivayet etti, nasıl söyledi, hangi kelimelerle telaffuz etti?” gibi soruları sorar, en hassas kriterlerle bu soruların cevabını araştırıp bulur, ondan sonra bir kanaate varırlardı. Evet onlar, gerektiğinde hiç tereddüt etmeden tek bir hadis için altı aylık bir yolculuğa katlanırlardı.

Cabir b. Abdillah, Abdullah b. Üneys (r.anhuma)’ten tek bir hadis almak için bir aylık mesafeyi kat etmiştir.[5] Hz. Cabir bu durumun arka planıyla alakalı şöyle demektedir: “Allah Rasûlü’nün ashabından birinin -ilgili olduğum- bir hadisi bildiği haberi bana ulaşınca hemen deve satın alıp yol hazırlığına koyuldum. Bir aylık seyahatten sonra Şam’a vardım. O sahâbenin Abdullah b. Üneys olduğunu öğrenince (evine gidip) kapıcısına: Abdullah’a “Cabir’in kapıda olduğunu iletmesini” söyledim. O, Abdullah’ın oğlu Cabir mi diye (sordurunca) “evet” dedim. Bunun üzerine kapıya gelip boynuma sarıldı. Kendisine: ‘Bir hadis var ki onu senin Allah Rasûlü’nden işittiğin haberi bana geldi. Onu dinlemeden ikimizden birinin öleceğinden korktum, bu yüzden geldim, dedim.[6]

Ebû Eyyüb (radiyallahu anh) Mısır’da ikamet eden Ukbe b. Amir (r.a.)’e Allah Rasûlü’nden duyduğu bir hadisi sormak için gittiğinde ilk olarak Mısır emiri Mesleme b. Muhalled (r.a.)’in evine uğrar, Ukbe’ye Ebu Eyyüb’un geldiği haber verilince aceleyle çıkıp (eve varır) onunla kucaklaşır. Daha sonra: “Seni buraya kadar getiren sebep nedir?” diye sorar. Ebû Eyyüb: “Allah Rasûlü’nden dinlediğim, yeryüzünde ikimizden başka işiten kimsenin kalmadığı “müminin kusurunu örtmeyle” alakalı hadisi te’kiden (dinlemek için) geldim” der. Ukbe: “Evet Allah Rasûlü’nü şöyle derken işittim” deyip, hadisi rivayet eder: “Kim dünyada bir müminin günahını örterse, Allah da ahirette onun ayıbını örter.” Ebû Eyyüb: “Doğru söyledin” deyip, hiç vakit kaybetmeden bineğine yönelir ve Medine’ye hareket eder.[7]

Kesir b. Kays şöyle rivayet etmektedir: Dımeşk Mescidi’nde Ebu’d-Derdâ ile oturuyordum. Biri ona yaklaşıp şöyle dedi: “Ey Ebu’d-Derdâ! Buraya senin Peygamberden rivayet ettiğini duyduğum bir hadis için O’nun şehri Medine’den geldim.”

Ebu’d-Derdâ: Bir ihtiyaç için gelmedin mi?
-Hayır.
-Ticaret için de mi gelmedin?
-Sadece o hadis için geldim. Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ şu hadisi rivayet etti:
“Allah Rasûlü’nden işittim: ‘Kim ilim için bir yola girerse cennet yollarından birine girmiş olur. Melekler ilim talebesinin yaptıklarından razı olduklarından kanatlarını onlar üzerine sererler. Denizdeki balıklar dâhil gökte ve yerdekiler âlim için istiğfar ederler. Âlimin, abide üstünlüğü ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz âlimler peygamberlerin varisleridirler. Peygamberler miras olarak altın ve gümüş bırakmadılar. İlmi bıraktılar. Her kim onu tahsil ederse büyük bir nasip elde etmiş olur.”[8]

Sahâbenin farklı ülkelere hicret edip beraberlerinde hıfz ettikleri hadisleri de götürmeleri tabiûn devrinin hadis taliplilerinin bir beldeden diğerine seyahat etmelerini zorunlu hale getirdi. Etbâu’t-tabiîn dönemi âlimleri de tabiûna ulaşıp onlardan hadis alabilmek için aynı şekilde seyahatler düzenledi. Hadisler büyük mecmualarda toplanıncaya kadar hadis rıhleleri bu şekilde devam etti.[9]
Tabiûn devrinde sayıları yüzlerle ifade edilen ulema, şehir şehir dolaşıp hadis topladı. Gittikleri beldeden azami derecede istifade ettikten sonra başka şehirlere intikal ettiler. Mekhûl Mısır’da hürriyetine kavuşunca oradaki bütün ilmi topladığını, ardından Irak’da ve Medine’de de aynı şeyi yaptığını, Şam’a geldiğinde ise oranın ilmi birikimini elekten geçirdiğini söylemektedir.[10]
Tabiûn devri âlimleri hem hadis dinlediler, hem de zamanla oluşan mesmûâtı gittikleri yerlerde de rivayet ederek şehirlerarası sürekli aktif olan bir bilgi ağı oluşturdular. Endülüslü âlim Baki b. Mahled iki defa batıdan doğuya yaya olarak rıhle yapmış, ilk yürüyüşü on dört, ikincisi ise yirmi yıl devam etmiştir.[11]

Zehebî Siyer-u A’lami’n-Nübelâ adlı eserinde Bakiy b. Mahled’in doğu seyahatinin asıl gayesinin İmam Ahmed b. Hanbel’le karşılaşıp ondan ilim almak olduğunu söyler. Ne var ki Bağdat yakınlarında, İmam’ın ev hapsinde olduğunu öğrenir. Şehirde ilk olarak Yahya b. Maîn’in ders halkasına katılır. Daha sonra çıkıp sora sora Ahmed b. Hanbel’in evine ulaşır. Hadiseyi şu şekilde anlatmaktadır:

Kapısını çaldım, çıkıp açtı. Karşısında duran, tanımadığı adama bir müddet baktı. Bunun üzerine, “Ey Ebû Abdullah! (Ahmed b. Hanbel) (Bu gördüğün adam) yabancıdır. Bu şehre ilk defa geliyor. Hadis talebesidir. Seyahatinin gayesi de sizden hadis dinlemektir.” Bunun üzerine, evin içine geçişte kullanılan koridora girip gözden kaybolmamı söyledi. Daha sonra “Nerelisin?” diye sordu. Endülüslü olduğumu söyleyince, “Ülken gerçekten uzak, senin durumunda olanların ilimle ilgili isteklerini karşılamaya yardımcı olmaktan bana daha hoş gelen bir şey yok. Ne var ki şu an -belki sizin de bilginiz dâhilindedir- büyük bir sıkıntı içerisindeyim.” Ona, durumu bildiğimi, şehre ilk defa geldiğimden kimse tarafından tanınmadığımı, eğer izin verilirse dilenci kıyafetiyle hadis dinlemek için kapıya gelip dilenciler gibi konuşacağımı, kendisinin sadaka verir gibi şu an bulunduğumuz yere çıkıp, bana her gün bir hadis rivayet etmesini, bunun da yeterli olacağını söyledim. Ders halkalarında ve hadis âlimlerinin yanında görülmemem şartıyla teklifimi kabul etti.
Elime bir değnek alır, bezle başımı sarar, kâğıt ve diviti de elbisemin yenine koyar sonra İmam’ın kapısı önüne gelip, bölge dilencilerinin üslubu üzere “el-ecr rahimekümullah” diye bağırırdım. O da çıkar, evin kapısını kapatır iki, üç ya da daha fazla hadis rivayet ederdi. Böylece ondan üç yüz kadar hadis dinledim.[12]

Yakub b. Süfyan’ın ilim yolculuğu ise otuz yıl sürmüştür.[13] Said b. Müseyyeb tek bir hadis için günler ve gecelerce yürüdüğünü söyler.[14]

Ahmed b. Hanbel de şöyle demektedir: “Âlî isnad” sahibi olmak selefin sünnetidir. Abdullah b. Mesud’un talebeleri Küfe’den kalkar Medine’ye gelir, meseleyi bizzat Hz. Ömer (r.a.)’den öğrenir, hadisi ondan dinlerlerdi.[15]

Tabiûnun büyüklerinden Ebu’l-Aliye şöyle demektedir: “Basra’da iken Allah Rasûlü’nün ashabından rivayet edilen bir hadisi işitir, bununla yetinmez vasıtamıza biner Medine’ye gider, hadisi bizzat onların ağzından dinlerdik.”[16]

Ulema bazen Hasan Basrî (v. 110) örneğinde olduğu gibi tek bir mesele için Basra’dan kalkar Küfe’ye gider[17], bazen de gittiği şehirdeki âlimi bulamayınca o gelene kadar beklerdi. Bu bekleme uzun sürünce orada yerleşenler de olurdu. Örneğin tabiûn ya da etbâut’t-tabiînden bazı âlimlerin nisbeleri verilirken el-Yemenî (Yemenli), sonra el-Mekkî, sonra eş-Şâmî, sonra el-Kufî, sonra el-Basrî, daha sonra el-Mısrî şeklinde yazılması hadis tedvini için ne kadar farklı bölgeleri dolaşıp, aidiyet kesbedecek kadar oralarda ikamet ettiklerini göstermektedir. Ulema ilim için yorucu seyahatler yaptı. Bunlar içerisinde memleketlerine dönemeyenler olduğu gibi, ağarmış saçlarla geri gelenlerin sayısı hiç de az değildir. Aralarında yollarda ya da gittiği şehirlerde azık bulamayıp ot yiyenler vardır. Onlar, bütün bunlara tahammül edip sonraki nesillere zengin ve sağlam bir hadis hazinesi bıraktılar. Kitap, defter, kalem bulamadılar. Fakat duyduklarını ezberleyip yürüyen kütüphaneler gibi yaşadılar. İlmin zorluklarına katlandılar. Bir defter doldurmaz bilgi için yüzlerce kilometrelik yolları, yol olarak görmediler. İlme ve âlime derin hürmetlerinin bereketi olarak, bildikleriyle amel ettiler. İşi vaktinden çok olan bu mübarek insanların tamamı sahâbe değildir. Kimi on dört asır öncesinden ses veriyor. Kimi on iki asır öncesinden, kiminin de daha yakınlardan nefesi geliyor. Onlar biliyorlardı ki; herkes yaşadığı gibi ölmeye, öldüğü gibi dirilmeye ve dirildiği gibi de Rabbinin huzuruna çıkmaya mahkûmdur.

Bütün bu açıklamalardan sonra şunu da beyan etmeden geçmeyelim: İlim tahsili için vatanını terk edip uzak diyarlara seyahatte bulunmak ciddi manada ehemmiyet arzetse de, olmazsa olmaz bir şart değildir. Zira insan doğup büyüdüğü yerde de ilim tahsil edip bulunduğu sahada en zirve noktaya ulaşabilir. Önemli olan doğru bilgileri, doğru insanların elinden, doğru bir şekilde alabilmektir. Yoksa, yanlış yollara sevk edebilecek mürşid görünümlü kişilerin elinde bir insan, ister uzakta olsun ister yakında, değişik dalâlet ve sapıklıklara kendini kaptırabilir. Esasen ilim yolculuğunun bir amacı da, cehaletin esaretinden kurtulmaktır. Bilgi amaçlı seyahatlerin temel gayesi ilim öğrenmek ve öğretmektir. Bundan başka ülkelerin coğrafi özellikleri, tarihleri; siyasal, idari, ekonomik ve sosyal durumları; çeşitli toplulukların dinî, ahlâkî ve kültürel özellikleri, dilleri, demografik yapıları, ulaşım şartları, âlimleri ve ilim merkezleri vb. konularda bilgi toplamak gibi daha geniş boyutlu amaçlar için de seyahatler yapılmış, bu konularda zengin bilgiler içeren pek çok eser kaleme alınmıştır.

Hz. Peygamber (sav), çeşitli hadislerinde ilim tahsil etmek için seyahate çıkmanın önemini anlatmıştır. Bir hadiste, “İlim elde etmek için evinden çıkan bir kimse, evine dönünceye kadar geçirdiği bütün zamanını Allah yolunda geçirmiş sayılır.”[18] Bu tür hadisler yanında Kur’an’ın ilk buyruğunun “Oku!” olması; çeşitli âyetlerde ilim, âlim ve hikmetin yüceltilmesi Müslümanlarda kısa zamanda büyük bir bilgi sevgisi ve arayışını doğurmuş; özellikle Rasûlüllah (sav)’ın hadislerine ulaşma tutkusu, bilgi amaçlı seyahatlerin en önemli etkenlerinden birini oluşturmuştur. Böylece, bir hadisin metnini veya senedini kesinliğe kavuşturacak küçük bir bilgiye ulaşmak için uzun seyahatlerin göze alınması, İslâm dünyasında yüzyıllarca süren olağan bir hadise olarak yaşanmıştır.

Bilgi amaçlı olarak uzun seyahatler yapmayan hemen hiçbir büyük müslüman âlim yok denebilir. Bazıları onlarca bilim merkezini dolaşmış; buralarda çok sayıda âlimle tanıştıktan, mümkün olduğu kadar bilgi topladıktan, öğrenim gördükten sonra başka merkezlere gitmişler; ömürlerini bu şekilde öğrenim ve öğretim seyahatleriyle geçirmişlerdir; ana yurdundan binlerce kilometre uzaklara giderek oralara yerleşenler olmuştur. Meselâ filozof Ebû Nasr el-Fârâbî aslen Türkistanlı olup muhtemelen kırklı yaşlarında ilim seyahatine çıkmış; Irak ve Suriye bölgelerinde dolaşmıştır. 1041 (1632) yılında Mağrib’deki Tilimsân’da doğan Ahmed b. Muhammed el-Makkarî Fas, Merakeş, Tunus, İskenderiye, Kahire, Hicaz, Kudüs, Şam ve Gazze gibi merkezlere ilmî seyahatler yapmış; bu sayede Nefhu’t-tîb isimli ansiklopedik eserinde 280’den fazla âlimi tanıtmıştır. Pek çok alimin en önemli eserleri bu tür seyahatlerin ürünüdür. Meselâ Gazzâlî İhyâu ulûmi’d’dîn adlı ölümsüz eserini yaklaşık on yıllık seyahati sırasında hazırlamıştır. Kezâ Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûhâtü’l-Mekkiye’si onun Mekke seyahatinin ürünüdür. Bu şekilde yazılmış binlerce eserin ismini zikretmek mümkündür. Bilgi için seyahate bu derecede büyük önem verilmesinde, bilgiyi çeşitli bölgelerin en tanınmış hocalarından tahsil etme, ondan âlimliğin belgesi sayılan bir icazet alma ve böylece âlimler silsilesi içinde kendisine bir yer edinme ihtiyacı da rol oynamıştır.

Şunu bilelim ki; ilim yolunda gayret göstermek, insan nesline yapılabilecek en mühim iyiliklerden biridir. İlmin, sadece sâhibine değil, başka insanlara ve hattâ canlı-cansız bütün varlıklara da faydası dokunur. Zîrâ hak ile bâtılı ayırmanın en mühim vâsıtası ilimdir. İlm-i nâfî ile meşgul olmak, Allah rızâsını kazanmak için tutulan en iyi yol ve en üstün ibâdettir. İlim yolculuğu cihad cümlesindendir. Çünkü cihâdın gâyesi, insanlara İslâm’ı duyurup ulaştırmaktır. İlim, mü’minlerin amel kılavuzudur.

Mustafa Çelik, Misak Dergisi, Sayı: 238



[1] Sahih-i Müslim: Zikir: 11; Sünen-i Ebu Davud, Edeb: 68
[2] Sahih-i Buharî, İsti’zan 1; Müslim, Cennet, 12, Hz. Adem’e dinlemesi emredilen mesele Buharî’de’ “mâ yühayyûneke (selamlamalarını), Müslim’de ise “mâ yücîbûneke” (cevap vermelerini) şeklindedir.
[3] Sahih-i Buharî, İlim, 16
[4] Sahih-i Buhârî, Menâkib, 11
[5] Sahih-i Buhari, İlim, 19
[6] Abdulfettah Ebû Ğudde, Sâfâhât min Sabri’l-Ulema, Beyrut, 1997, Sh: 44
[7] Ahmed, Müsned, V, 923-4; Tercümede esas aldığımız rivayet ve benzerleri için bkz. Hatib el-Bağdadî, er-Rıhle fî Talebi’l-İlim, Beyrut, 2006, s. 50 vd.
[8] Sünen-i Tirmizî, İlim: 20; el-Bağdadî, er-Rıhle, Sh: 17 vd.
[9] Muhammed Accâc el-Hatîb, es-Sünne Kable’t-Tedvîn, Beyrut, 20001, Sh: 119
[10] Zehebî, Tezkiretu’l-Huffâz, I, 275; Takiyyudddin en-Nedvî, el-İmam el-Buhârî, Dımeşk, 1994, s. 29
[11] Fuat Sezgin, Tarihu’t-Türasi’l-Arabî, I, 238; Ebû Ğudde, a.g.e., s. 60.
[12] Abdulfettah Ebû Ğudde, Sâfâhât min Sabri’l-Ulema, Beyrut, 1997, Sh: 50
[13]
Abdulfettah Ebû Ğudde, Sâfâhât min Sabri’l-Ulema, Beyrut, 1997, Sh: 240
[14]
el-Bağdadî, er-Rıhle, Sh: 55
[15] Suyûtî, Tedrîbu’r-Râvî, s. 295; en-Nedvî, a.g.e., s. 34.
[16] Abdulfettah Ebû Ğudde, Sâfâhât min Sabri’l-Ulema, Beyrut, 1997, Sh: 50
[17] Takiyyudddin en-Nedvî, el-İmam el-Buhârî, Sh: 29, Dımeşk, 1994
[18]
Sünen-i İbn Mâce, Cihâd: 13; Sünen-i Tirmizî, İlim: 2

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.