Beyne’l-Havf ve’r-Reca

İnsanda Bulunması Gereken Havf ve Reca Kavramlarının Mahiyeti

Havf, bilinen veya hissedilen bir işaretten dolayı irkilmek, bir tehlike karşısında ne olacağı endişesi içinde olmak‘ anlamında masdar olup kısaca „korku“ demektir.. Allah’tan havf, O’nun cezasından ve azap tehdidinden çekinerek itaat yolunu tutma, günahlardan kaçınmadır. Bunun şekli Kur’an’da şu ayette çok belirgin bir biçimde ortaya konmaktadır:

Ayetlerimize ancak, onlar kendilerine hatırlatıldığında secdeye kapanıp hamd ile Rabblerini teşbih edenler ve istihbarda bulunmayanlar iman eder. Yanları yataklardan uzaklaşır, havf ve tama‘ ile Rabblerine dua ederler ve kendilerine nzık olarak verdiğimizden infak ederler(Secde: 15-16).

Allah’ın azabına, Ahiret’e ve Cehennem’e inancı tam olan mü’min ahiret korkusunu, azap korkusunu sürekli içinde taşır ve bu korku da Allah’ın makamına duyulan korkuyla birliktedir. Asıl hayat Ahiret hayatı olduğuna ve onun nimetleri dünya nimetlerinden çok daha üstün olduğu gibi, azabı da çok daha şiddetli olduğuna göre, öncelikle korkulması gereken Ahiret azabıdır; bu azabı tattıracak olan da Allah’tır. Şu halde, mü’min öncelikle Allah’ın kahhar, cezalandırması şiddetli, hesap vermede çabuk olmasından çekinir; bir yandan O’nun engin bağışlamasını, rahmetini umması kendini yine de havfından alıkoyamaz; şu halde, asıl korkunun Allah’tan olması gerekir:

De: „Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından havf ederim“ (Enam: 15).

Onların üstlerinden ateşten gölgeler, altlarından da gölgeler var. İşte Allah kullarını bundan havf ettiriyor.. „(Zümer 16).

İşte, öncelikle Allah’tan, makamından, büyük günün azabından havf eden (korkan) insanların dünya hayatındaki havfları da bu havfa yöneliktir. Onlar Allah’ın hadlerini ikame edememekten havf ederler (Bakara 229); küfredenlerin kendilerini fitneye düşürmelerinden havf ederler (Nisa 101); kendilerinden sonra gelenlerin Allah’ın yolunda gerektiği gibi yürüyemeyeceklerinden, yerlerine geçeceklerin İslâm’a bağlı kalamayacaklarından (Meryem 5) havf ederler. Bunların yanısıra, her insan gibi elbette mü’minlerin de dünya hayatları ile ilgili bir takım havfları olacaktır. Şu kadar ki, bu tür korkular mü’minleri hiçbir zaman görevlerini yapmaktan ve Allah’ın yolunda gidip O’na güvenmekten alıkoyamaz. Onların asıl havfı Allah’tandır ve Allah’ın dini konusundadır; bu havf içinde yaşadıklarında Allah korkularını emniyete çevirir (Nur 55) ve onlar için bir başka havf ve üzüntü söz konusu olamaz; bu onların „şerri yaygın olan günün azabından“ (İnsan 7) duydukları havfın da sonunda emniyete çevrilmesi demektir:

Dikkat, Allah ‚in velileri için havf yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir. Onlar iman ettiler ve takva üzereydiler. Dünya hayalında ve Ahiret’te müjde onlara; Allah’ın kelimelerinde değiştirme olmaz; işte budur büyük kazanç(Yunus: 62-64).

Allah’ın azlık halinde düşmandan, yakalanıp öldürülmekten, dünya hayatında başa gelebilecek bir takım musibetlerden vb. duyurduğu havf ise mü’minler için bir imtihandan ibarettir.

Andolsun, sizi havftan… yana bir şeyle deneriz; sabredenlere müjdele. Onlar, kendilerine bir musibet geldiğinde, „muhakkak biz Allah’ınız ve muhakkak biz O’na dönücüleriz“ derler(Bakara: 155-156).

İşte, böylece imtihanlar hengâmında şeytan mü’minlerin kalplerine havf salmaya, onları gerek kendi dostları, gerekse bir takım dünyevi kaygularla korkutmaya çalışır. Oysa, o ancak kendi velilerini korkutabilir, Allah ise ondan ve velilerinden değil, Kendi’nden korkulmasını emreder:

O şeytan ancak kendi velilerini korkutur; onlardan korkmayın, Ben’den korkun eğer inanmış iseniz(Âl- i İmran: 175).[1]

‚Reca‘ ise ümitle ve severek, bilinen veya hissedilen bir şeyi kalbden gelen bir özlemle bekleme demektir.

Kur’an-ı Kerim’de:

Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Zira hakikat şudur ki; kâfirler güruhundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez“ (Yusuf 82) hükmü beyan buyurulmuştur.

Diğer bir ayet-i Kerime’de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Şüphesiz ki Allah bütün günahları affeder. Çünkü o çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir. “ (Zümer 53).

Beyne’l-Havf ve’r-Reca:

Mü’min için esas olan „Beyne’l havf ve’r Reca“ halidir.[2] Bu Korku ile ümit arasında bulunmak demektir.[3]

Allahü teâlâdan korkmak havf, rahmetini ümid etmek recâ’dır.

Korku ve ümit arasında bulunmaya teşvik eden bir ayet-i Kerime’de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Onlar korkarak ve ümit ederek Rablerine dua ederler. “ (Secde 16).

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de şöyle buyurur:

Müminler Allah’ın azap ve azabının miktarını bilselerdi hiç biri Cennet’i ümit etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi hiç biri O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.“ (Müslim, Tevbe 23).

Bu ve benzeri ayet ve hadisler gözönünde bulundurularak denilmiştir ki;

Kul sıhhat halinde korkulu ve ümitli bulunmalı, havf ve recâsı birbirine eşit olmalı; hastalığı halinde de recâ (ümit) yönü kuvvetli olmalıdır.“[4].

Havf (korku) gelecekle ilgilidir. Çünkü insan ya başına hoşlanmadığı bir şeyin gelmesinden, ya da arzu ettiği bir şeyi elde edememekten korkar. Kulun Allah’tan korkması, Allah’ın kendisini dünya ve ahirette cezalandırmasından korkması şeklinde olur.[5].

Recâ da „ileride meydana gelmesi umulan arzu edilen bir şeye kalbin duyduğu ilgidir.“[6]

Hayırları işlemek amel-i salih, şerlerden kaçmak ise takvadır. Amel-i salih işlendikçe reca kapısı, takvada ilerlendikçe havf kapısı açılır. Her iki kapıdan da aynı neticeye erilir: Cennet.

Mü’min, hem ümit ve hem de korku içinde olmalıdır. Zira Allah hem Gaffar’dır, hem de Kahhar. Bağışlaması da vardır, kahrı ve perişan etmesi de.

Havf da reca da mü’minin sıfatlarıdır. Bundandır ki, hangisi ruhtan çekilse, küfür tehlikesi belirir. Havf etmeyen insan, isyan yolunu tutar, bu yolun sonunun ise küfre çıkma tehlikesi vardır. Recanın azalması da ümitsizliğe yol açar. Bu da sonu küfre çıkabilecek bir başka yoldur.[7]

Bir kimse, ne kadar âlim olursa olsun, ne kadar ibadet ederse etsin, kendisine muhakkak Cennetlik gözü ile bakmamalıdır. İlmine, ameline güvenenler zarara uğrayabilir. Bunun için daima Allahü teâlânın azabından korkmalı, hiç bir ibadetine güvenmemelidir! İlmine, ibadetine güvenmek, nasıl çok tehlikeli ise, kendini muhakkak Cehennemlik zannederek, Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmek de tehlikelidir. Mümin, orta yolda olmalıdır. Yani Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmemeli, azabından da emin olmamalıdır!

Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek caiz olmaz. Her ibadet eden, muhakkak Cennetlik olmadığı gibi, her günahkâr da muhakkak Cehennemlik değildir. Cenab-ı Hakkın gazabı düşünülerek ibadetlere güvenmemeli, af ve mağfireti de düşünülerek rahmetinden ümit kesmemelidir!

Mü’minler; Allahû Teâla (cc)’nın yaratmış olduğu nimetlerin bile sayılamayacağının şuurundadırlar. Dolayısıyle bunca lütûf ve ihsânı dikkate alarak; lâyıkı ile kulluk yapamadıklarını îtiraf ederler. Bu sebeble korku içerisindedirler. Ancak kat’iyyen Allahû Teâla (cc)’nın rahmetinden ümitlerini keserek, yeis içine düşmezler. İmtihânı kazandığı sabit olmayan hiç kimse de; Allahû Teâla (cc)’nın azabından emin olamaz. Bu sebeble hayatlarını „Beyne’l havf ve’r Reca“ (Korku ile ümit arasında) esâsına göre tanzîme (düzenlemeye) gayret ederler.[8]

Havf ve recâ, korku ile ümit; Allah yolunda gayret eden mümin için çift kanat mesabesindedir. Havf, kişiyi Mevla’ya götüren kamçı, recâ ise Hakk’a ulaştıran sağlam bir ip gibidir. Yahya b. Muaz (k.s.), „Havf ve recâ imanın iki direğidir, bunlara sarılan sapıklığa düşmez„der.

Daha hayattayken Cennetle müjdelenen Hz. Ömer’e bu yönüyle baktığımızda, bu iki duyguyu birbirini yok etmeyecek derecede canlılık içerisinde tuttuğunu görürüz. Hazret-i Ömer buyurdu ki: „Bütün insanların Cehennem’e, bir kişinin Cennet’e gireceğini söyleseler, umarım ki o bir kişi ben olurum; aksine bütün insanların Cennet’e, bir tek kişinin Cehennem’e gideceğini söyleseler, korkarım ki o kişi ben olurum.“ İşte havf ve recâ böyle olmalıdır.[9]

Hazırlayan:
H. Bekir B.
Şubat 2005



[1] Ali Ünal; Kur’an’da Temel Kavramlar.
[2] Yusuf Kerimoğlu; Emanet ve Ehliyet
[3] Durak PUSMAZ; Şamil İslam Ansiklopedisi
[4] Nevevî, Riyazü’s-Salihîn Tercümesi, I, 479
[5]
Kuşeyrî, Risale (çev. S. Uludağ) s. 263
[6] Durak PUSMAZ; Şamil İslam Ansiklopedisi.
[7] Prof. Dr. Alaâddin Başar
[8] Yusuf Kerimoğlu; Emanet ve Ehliyet.
[9] İmâm-ı Gazâlî

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.