Mazeretlerimiz

Muhterem Müslümanlar!
Bir hayırlı işe çağrıldığımızda veya bazı kusurlarımız ve eksikliklerimiz hatırlatıldığında, kimsenin inanmadığı, inanılmayacak bir mazerete sığınır, „zamanım yok, fırsatım yok, imkan bulamadım“ gibi özürler sıralarız…

„Yerler gökler yaratılalı beri ayların sayısı onikidir.“ (9 Tevbe, 36)

Günler hep yirmidört saattir. Ülkeleri fetheden fatihler, çeşitli icatlar yapan mucitler, kütüphaneler dolusu kitap yazanlar, binlerce hayır kurumu kuranlar, hep bu yirmidört saat içinde gerçekleştirdiler yaptıklarını. Yüzyirmidörtbin peygambere, onların ümmetlerine ve bütün insanlara yeten zamanlar bize yetmez oldu, fırsatımız yok (!) Herşeyin bereketini kaldırdığımız gibi, zamanın da mı bereketini tükettik!

İslam dışı hayat tarzlarının bütün dünyaya bağışladığı korkunç bir armağan var: Kaypaklık!.. Herşeyde, fikirde, görüşlerde, yaşantılarda bu husus (kaypaklık) kendisini gösteriyor… Örnek mi istersiniz.

Zamanın olmadığını, fırsat bulamadığını, çok mühim (!) işler peşinde koştuğunu beyan edenlerimizin genelde yaşamlarına bir bakalım..

Gezmelere, eğlencelere, kendisi gibi düşünenlere yani maddi düşünceleri aynı olanlara istediği kadar zaman ayırabilmektedir. Ziyaretlere, ziyafetlere, ömrü boşa geçiren şeylere vakit bulabilmektedirler, amma İslami hizmetlere ve ibadetlere nesillerin eğitimine fırsat bulamamaktadırlar.

Demek ki, bu insanda bazı şeyler yer değiştirmiş. „Önemli“ kavramı tepetaklak olmuş, kaypaklığa kurban gitmiş…

Önemsizler önemli, önemliler önemsizleşmiş. Cömertlik yapacağı yerde cimri, cimri olacağı yerde cömertleşmiş. Ciddi olacağı yerde laubali, samimi olacağı yerde resmileşmiş. Çalışkan olacağı yerde tembel, ağırdan alacağı yerde hızlanmış. Konuşması gereken yerde susmuş, susması gereken yerde konuşmuş. Anlamsız, oyun-eğlence olan bir yaşamın, süfli bir gidişatın adı“Hayat sürmek“ (Hayatını yaşamak) olmuş. Baştan savmacılık el yordamına iş tutma, yağmacılık, müdahenecilik, nemelâzımcılık „rahat yaşamak“ olarak görülmeye başlamış. Acaba bunların sebepleri nelerdir?
İnsanın manevi bünyesinin iki mikrobu var: Nefis ve şeytan!.. Şeytan, insana kusurunu kusur olarak göstermemek ve nefsinin bütün hatalarını ona müdafaa ettirmek için türlü türlü hileler kullanmakta, kendisi gibi insanı da Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Şeytanın en mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir. Böylelikle insan hakk’tan uzaklaşır, hatta hatalarını savunur hale gelir, yüzlerce tevil ve uydurma mazeretlerle hayırlı hizmetlerden, ibadetlerden uzaklaşır. Böylece insan kendisini ilahi rahmetten uzaklaştırır, Kur’an’ın tabiriyle: „Nefsine zulmeder.“

Öyleyse ne yapalım: Asla mazeretlerin gölgesine sığınmayalım, hatalarımızda ısrar etmeyelim, zira mü’minler hatalarında ısrar etmezler.

İbadetlere ve hayırlı hizmetlere koşarak; nefis ve şeytanları kahredelim. Kendimizi sık sık hesaba çekelim: Ömür sermayemizi israf etmeyelim. Mü’mine yakışır vakar ve ciddiyette yaşayalım, kaypaklara ve kaypaklığa alet olmayalım…

Hayatımızda kaypaklığa yer vermeyelim. Ayrıca, İslam’ı tam yaşayarak, hayatımızda boşluk bırakmayalım. Zira boş insanlar, günahlara ve isyanlara açık ve müsait olurlar. Hakk’la meşgul olmayanları bâtıl istila eder. İslam’ı yaşamayan ve günahlara dalan kişi, önce kendi kendine zarar verir ve zulmeder, toplumda itibarı kaybeder, güvenilmez, sevilmez, itimat ve itibar edilmez bir duruma düşer. İşte bu günahların, kişiye en büyük zararlarındandır. Öyleyse ne önemli, ne önemsiz, ne iyi, ne kötü, ne yararlı, ne zararlı … hepsini en güzel şekilde öğrenip, Allah’ın dinine teslim olalım. Kusurlarımızı terkedelim, hatalarımızı düzeltelim, eksikliklerimizi giderelim…

Zira:
„Kişi amellerinde (ibadetlerinde ve işlerinde) kusurlu davranırsa, Allah, onu her türlü hastalıklara mübtela kılar.“

Hacı Bekir B.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.